1. YAZARLAR

  2. Yüksel COŞKUN

  3. ZEYTİN TERİ
Yüksel COŞKUN

Yüksel COŞKUN

Yazarın Tüm Yazıları >

ZEYTİN TERİ

A+A-

Saygıdeğer Okurlar,

 

      Öncelikle, 1437.si idrak edilen Kutlu Doğum haftasında sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)"ın dil, din ve ırk ayrımı yapmadan tüm insanlara hoş görü ile yaklaşılması düşüncesinin örnek alınması ve bunun da göstermelik değil, gerçek samimi duygularla uygulanması dileği ile kutluyorum.

      17 Nisan 1940"da 3083 sayılı yasayla Hasan Ali YÜCEL"in bakanlığında fikir babası İsmail Hakkı TONGUÇ"un önderliğinde kurulan Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümünde Dr. Mehmet UHRİ"nin yaşadığı bir anıyı sizlerle paylaşmak istedim.

      Bir sıcak yaz günü Balıkesir"in Savaştepe ilçesinde arabamız su kaynatınca durmak zorunda kaldık.

      Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış ve hararet sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulunamamıştı.

      Dağda su kaynatınca motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe"ye kadar gidebildik.

      Günlerden pazardı ve her yer kapalı olduğu için sanayi sitesinde arabaya baktıracak kimseyi bulamadık.

      Arabada bulunan eşim ve kızım ile can sıkıntısı ve çaresizlik içerisinde söylenirken tamirci aradığımızı duyan birinin aracılığı ile Hüseyin amca ile tanıştık.

      Elinde küçük bir alet çantası ile yardımcı olmak istediğini söyleyerek yanımıza yaklaştı.

      Motora yaklaştı, sesini dinledi, kontağı kapatıp tekrar açtı.

      Hiçbir yere dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını dinleyerek izledi.

      Motor soğutma sisteminde sorun olmadığını, biraz daha dinleyince “galiba buldum” dedi.

      “Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor demektir. Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş ve su kaçırıyordur o taktirde döşemelerin ıslak olmalı” dedi.

      Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü.

      Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden araba hararet yapıyordu.

      Hüseyin amca kalorifer sistemini devre dışı bırakarak geçici bile olsa su kaçağı sorununu çözdü.   

      Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını göstererek;

      “Doktor musun?” diye sordu.

      “Evet” dedim.

      “Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan ödeşiriz, bende hanıma doktor götürmüş ve gönlünü almış olurum, hem de çayımızı içer soluklanırsınız.”

      Hep beraber, Hüseyin amcanın evine gittik.

      Tek katlı, bahçeli şirin bir evdi.

      Hanımının şikayetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunarak iki de ilaç yazdım.

      Kadıncağızın yüzü güldü, teşekkür etti ve çay hazırlamak için izin isteyerek çıktı.

      Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş durmuyor, odaları karıştırıyordu.

      Bir şey kırıp dökmesin diye yanına gittiğimde şaşkınlığım daha da arttı.

      Evin bir odasında, duvarlarına monte edilmiş raflarının kitaplarla dolu olduğunu gördüm.

      Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin amcanın gerçekte emekli ilkokul öğretmeni olduğunu, 39 yıl devlet hizmetinde Ege"nin köylerinde çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe"ye yerleştiğini öğrendim.

      Çocuklarının okuyup büyük şehre gittiğini, kendinin de hanımıyla birlikte burada baş başa yaşadığını söyledi.

      “Neden buraya yerleştin?”

      “Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz, çünkü unutuldu gitti. Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanım. Hasan Ali YÜCEL maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı.

      BEN, BURADA ÖĞRENDİM HAYATI, BİRŞEYLER ÖĞRETMENİN NASIL MUTLULUK VERDİĞİNİ, bu yüzden ayrılamadım buralardan” dedi.

      “Peki bu tamircilik işi nereden çıktı?”

      “Dedim ya, bilemezsiniz sizler köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek olduğunu? Onu bu zamanın okulları sanırsınız. Halbuki orada bu toprağın çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi, hatta az buçuk hekimlik yapmayı bile öğrettiler.

      HAYATI ÖĞRENDİK ve ÖĞRETMEN OLUP HAYATI ÖĞRETTİK ÇOCUKLARA”

      “Yani elinizden çok iş geliyor”

      “KÖY ENSTİTÜLERİNDE BİLMEYİ, ÖĞRENMEYİ, DÜŞÜNMEYİ, SORU SORMAYI, AKLINI KULLANMAYI ÖĞRETİYORLARDI” Üzülerek, “Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya” dedi.

      Bu arada çaylar geldi. Hüseyin amcanın hanımı çayın yanında ekmek, peynir ve zeytinden oluşan kahvaltı da hazırlamıştı. Emekli olduktan sonra zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan söz etti.

      “Zeytinin hikmetini bilir misiniz? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarıp kandillerde yakıp aydınlanmış, odunu ile ısınmışız ve giderek ona benzemişiz.”

      “Nasıl yani?”

      “İnsan da doğanın meyvesi değil mi?”

      Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;

      “Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan, zeytinin çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani yenilmiyor ve heba olup gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor, selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını, buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz veya salamura yapıp olduğundan şişkin, gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları”

      Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi? Diye soracak oldum.

      O bunu anlamış ve böyle bir soru bekliyor gibi hanımına bakıp gülüştüler.

      “Hurma zeytinini bilir misiniz?”

      “Bilmem. Hiç duymadım.”

      “Ege"nin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında iken alır. Dalında olgunlaşır bu zeytinler, toplandığında yemeğe hazırdır anlayacağın”

      “Eeee”

      “Köy enstitüleri de böyleydi.

      DALINDA OLGUNLAŞAN ZEYTİNLER GİBİ İNSANLARI OLDUKLARI YERDE YETİŞTİRMEYE, ONLARIN BİLGİLERİNİ DE DİĞER İNSANLARA BULAŞTIRMAYI AMAÇLAMIŞTI. DOĞUP BÜYÜDÜĞÜ KÖYDE OLGUNLAŞTIRIYORLAR VE HAYATA HAZIRLIYORLARDI İNSANLARI”

      Sustuğumu görünce, hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.

      “İşte bu yüzden, öğrendiklerimizin zekatını vermek, ZEYTİNİN TERİNİ hatırlamak için buradayım, doktorcum unutulsun istemiyorum” dedi.

      Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti.

      Vedalaştık.

      Arkamızdan bir tas su döküp uğurladılar.

      Bu yazı; emekli öğretmen Hüseyin KOCAKÜLAH ile tüm köy enstitüsü mezunu öğretmenler ve köy enstitülerine emek verenlerin anısına adanmıştır.

      Evet, saygıdeğer okurlar,

      Şimdi nerede böyle yetişmiş öğretmenler diye hayıflanacağımıza, köy enstitüsü öğretmenlerinin almış olduğu eğitim ve öğretim terbiyesi ile ruhunu yaşatmanın bizlerin elinde olduğuna inanıyorum.

      Hiçbir karşılık beklemeden özveriyle çalışan ve topluma faydalı bireyler yetiştirmeyi kendilerine ilke edinen Cumhuriyet tarihimizin en değerli olan bu öğretmenlerin örnek alınması için tekrar köy enstitülerinin kurulmasına gerek olmadığını,

      Bunun içinde eğitimcilerin, öğrendikleri bilgilerin ve artı kazanımlarının zekatı olarak, biraz daha fedakar davranıp, bilim yuvalarındaki öğrencilere dersleriyle birlikte bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi ve aklını kullanmayı öğretmelerinin yeterli olacağını belirtmek istiyorum.

 

      Saygılarımla,

 

      ANILAR VE GELECEK İÇİN YAZILANLAR,

      DEPREMDEN KURTARILAN CAN DEMEKTİR.

Önceki ve Sonraki Yazılar