1. HABERLER

  2. GÜNCEL

  3. Usame bin Ladin sonrası dünya?
Usame bin Ladin sonrası dünya?

Usame bin Ladin sonrası dünya?

Usame Bin Ladin'in öldürülmesinden sonra ne olacak sorusu dünyada yankılanıyor.

A+A-

Bir dizi intikam saldırıları mı olacak, yoksa örgütlü bir uluslar üstü şiddet hareketinin sonunu mu göreceğiz? Belki her iki eğilim aynı anda gerçekleşecek.

El Kaide, ulusal devletlere karşıydı. İslam toplumunun ulus-devletlerce bölündüğünü, bunun da Batı emperyalizminin bir planı olduğunu vurguluyordu. Böyle düşünen laik Arap milliyetçileri hatta Türkler var. O nedenle (soy mensubiyetini) etnisiteyi ve milliyeti dışlayan, sadece dini esaslar üzerine kurulacak millet tasavvurunu ve bu tasavvurun can vereceği İslami devleti kurmak El Kaide'nin ve tüm cihadi hareketin ana amacıydı. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü bu amaç ne kadar yüceltilse de uygulamada El Kaide'nin Müslümanlar'ı da hedef alan acımasız saldırıları, sınır tanımaz öldürme (besmeleyle boğaz kesme gösterileri) ve tahrip iştahı, idealin önüne geçti. Dost-düşman ayırımı yapmadan kitle bombalamaları, şuursuz intihar saldırıları bir süre sonra ideal ile gerçek arasındaki uçurumu o kadar büyüttü ki, örgüt amacıyla değil acımasız şiddet araçlarıyla anılmaya başladı. O noktadan sonra da Arap-Müslüman toplumlar, "kurtuluşu", kendilerinin dışında başka bir dışsal unsura/otoriteye bırakmanın sakıncalarını gördüler. Arap Uyanışı veya Arap Baharı işte bu radikal (eylemcilikten) zihni kopuşun bir sonucudur.

Başka bir anlatımla El Kaide militanlığını, Arap-Müslüman halkı kendi iradesiyle yenmiştir. Bu nedenle hem El Kaide hem de onun yer altına indikten sonra fiili önderliğinden uzaklaşıp manevi lideri haline gelen Usame Bin Ladin Müslüman ülkelerde eskisi kadar güçlü ve etkili değildir. Etkisi azalan örgütün benimsediği savaş ve düşmanlık dili yerine özgürlük, eşitlik, katılma, hesap veren bir yönetim ve demokrasi kavramları üzerine kurulan yeni bir siyaset dili gelişti. Bunların hiçbiri El Kaide'nin lügatinde yoktu. Bu farkı hem tekil olarak bireyler hem de özgürlük mücadelesine girmeye hazırlanan toplumlar gördüler. Sonuç olarak, kurtarıcı aramak yerine bilfiil kurtuluş mücadelesine girmek; Batı uygarlığını bir düşman olarak görmek yerine onun insan hakları, sorumlu ve verimli yönetim ile demokrasi açısından sunabileceği yüksek standartları benimsemek ve dünyadan kopmak değil onun bir parçası olmak bilinci gelişti. Bu, bol düşmanlı bir dünya algısından ve sürekli savaş halinde olmak duygusundan çok daha sağlıklı ve barışçı bir tutumdu.

Dünyada (hem de demokratik olmayan ülkelerde) böyle bir gelişme varken bizdeki siyasetin dili neden giderek daha düşmanca ve sığ hale geliyor? Bu, toplumu temel konularda kuşatacak gerçek çözümler açısından inandırıcı ve etkili çareler sunamamanın getirdiği bir 'kaçış' yöntemi mi? Bakıldığında hiçbir partinin, yeni anayasanın içeriği, Kürt sorunu, istihdam, yatırım öncelikleri, Alevi, Kıbrıs, yolsuzluk, eğitim kalitesinin artırılması ve yandaş bürokrasi konularında genellemeler dışında kapsamlı ve cesaretli önerileri olmadığı görülür. Bu konularda milliyetçi ve çatışmacı yaklaşımlar o kadar uzun süreyle etkili olmuş ve toplum bilincine öylesine derinliğine işlemiştir ki toplumun da kafası karışıktır ve sonuç getirecek cesaretli adımlara destek vermekte tereddütlüdür. İşte liderlik denen nadir cevher burada gereklidir. Toplumu, sonunda kendi yararına olacak doğrultuda dönüştürmek için ikna etmek bir liderlik niteliğidir.

Onun yerine küfre varacak atışmalarla siyasal üslup yozlaşmakta, içerik sığlaşmakta ve çözümler ertelenmektedir. Siyaset kurumu sadece kendini sürdürecek sınırlı çıktıları sağlayarak toplumsal gerçeklerle arasını açmaktadır. Oysa siyasetin dili toplumun aradığı uzlaşmayı sağlayacak oranda barışçı ve olumlu olmalıdır. Çatışmayı ve ayrışmayı ateşleyen bir dil, bizatihi siyasetin kendisine zarar verir. 'Normalleşmeyi' geciktirir. Siyaset, işbirliği, anlaşma ve bütünleşmeyi amaçlamalıdır.

Oysa sergilenen siyasal üslup hem siyasilerin genel kalitesi konusunda olumsuz bir izlenim uyandırmaktadır hem de onların toplumun düzeyini nasıl algıladıklarını sergilemektedir. Her iki durumda da bir "bozukluk" var. Ya siyasal önderlerinin sergiledikleri üslup bozukluğu topluma davranış bozukluğu biçiminde yansırsa? Herkes herkesle aynı üslupla konuşmaya, etkileşmeye başlarsa? Buna siyaset mi diyeceğiz? Biz buna layık mıyız?

Doğu Ergil/Bugün

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.