1. HABERLER

  2. DÜNYA

  3. Uçuşa yasak bölge karmaşık bir seçenek
Uçuşa yasak bölge karmaşık bir seçenek

Uçuşa yasak bölge karmaşık bir seçenek

Samantha Power; Suriye'deki kimyasal saldırılar, uçuşa yasak bölgeler konusu, ABD'nin IŞİD ile mücadele politikası, İsrail-Filistin sorunu gibi başlıkları değerlendirdi.

A+A-

BM en önemli figürlerinden, aynı zamanda da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) dış politikasının belirleyici isimlerinden biri Samantha Power. Power, büyükelçi olarak ABD’nin daimi BM koltuğunda oturuyor. Bulunduğu bir başka önemli pozisyon, ABD kabinesinde bir sandalye. Ancak ABD Başkanı Obama ile ilişkisi çok daha eskiye dayanıyor. Obama daha başkan olmadan, 2007’de senatör olduğu dönemde Power’ı dış politika danışmanı yapmıştı. Bir gazeteci ve akademisyen olarak çok satan iki kitabı bulunuyor. Power Al Jazeera'nin sorularını yanıtladı.

Şimdi de BM Barış Gücü birliklerinin yakın tarihte muhtemelen gitmeyeceği bir ülkeye dönelim. Suriye'den bahsediyorum. Obama yönetimine girmeden önce çok tanınmış bir akademisyen ve gazeteciydiniz. Bosna, Ruanda ve Irak'ta tanık olduğumuz savaşlara dair iki kitap yazdınız. Kitaplarınızdaki mesaj "Bunların bir daha yaşanmasına asla izin vermemeliyiz. Müdahale etmeliyiz. İnsanları korumakla yükümlüyüz" şeklindeydi. Ama Suriye'ye bakıldığında aynı şeylerin tekrar yaşandığını görüyoruz. 220 bin insan öldü. Üstelik bu ölçülü sayılabilecek bir tahmin, çünkü kimse oturup da ölüleri saymıyor. Bu konuda ne diyorsunuz?

Her politika yapıcı elindeki araçlara bakarak Irak ve Suriye'de tanık olduğumuza benzer, dehşet verici olaylar karşısında ne yapacağına karar vermek zorundadır. Suriye örneğine bakıldığında, Esed rejiminin barışçıl protestocuları tutuklayıp işkenceden geçirdiğini, sivillerin üzerine varil ve gaz bombaları attığını görüyoruz ki bunlar pek çok açıdan benzeri görülmemiş birer vahşet. Burada Obama'nın vermesi gereken karar ise, Suriye'de yaşanan bu acıların nasıl hafifletilebileceği, bu kaosa neden olan Esed'in gidişini sağlayacak siyasi geçiş sürecinin nasıl sağlanabileceği ile ilgili. ABD bu konuda çok şey yaptı. Buna 3,7 milyar dolarlık insani yardım, ılımlı muhaliflere yapılan 400 milyon dolarlık yardım, şu anda devam eden ve hızlandırılması gereken eğit-donat programı ve siyasi alanda yapılan yatırımlar da dâhil. Obama Suriye rejimine savaş açmadı, bu da savaşın ülkedeki çatışmayı sona erdirmeyeceği, tam tersine kötü olan durumu daha da kötüleştireceği inancına dayalı bir karardı. Dolayısıyla Suriye'de yaşananların iğrenç, akla hayale sığmaz şeyler olduğunu söyleyebiliriz, ama dünyanın ve ABD'nin bu konuda hiçbir şey yapmadığını söylemek haksızlık olur. Hiçbirimiz Suriye'deki savaşı sona erdiremedik. Ayrıca uluslararası arenada Esed'in meşruiyetini uzun zaman önce kaybetmiş, koltuğunu bırakması gereken bir lider olduğunu savunan ülkeler ile silah ve para desteği ile rejimi ayakta tutmaya çalışan ülkeler arasındaki ayrışma yüzünden Suriye halkı çok büyük bir bedel ödedi.

Hem bir büyükelçi, hem de savaş ve soykırım konularında uzman bir isim olarak, sizce IŞİD'in Ezidilere yaptıkları ya da rejimin varil bombalı saldırıları gibi suçlar birer soykırım mı?

Bence burada kullanılacak kelimelerin çok önemi yok. Ortada sistemli bir toplu vahşet varsa, dünyanın sorumluluğu, oturup elindeki araçlara bakıp bu suçların son bulması için ne yapılması gerektiğine karar vermektir. O yüzden Esed'in 2013'te Guta ve Şam'ın diğer bölgelerindeki saldırılarının ardından başlangıçta askeri güç kullanımı, ardından da rejimin elindeki kimyasal silahların imhası yönünde adım attık. Eğer bunu yapmasaydık [Esed] rutin olarak Sarin gazı kullanmaya devam edecekti. Ezidiler ve Sincar'da kurtardığımız insanlar konusuna gelince, burada da yine hava kuvveti ile bölgedeki Kürtlerin ve diğer güçleri birleştirerek kullandığımız bir araç söz konusu. Yani uluslararası toplumun ve ABD'nin üzerinde bu zulmün durdurulması için ellerinden geleni yapmaları konusunda gerçek bir sorumlulukları var. Ama her soruna tek bir çözüm söz konusu değil. Hem IŞİD'i, hem de rejimin işlediği suçları durduracak tek bir çözüm yok. Uluslararası toplumun her ikisiyle ilgili olarak harekete geçmesi gerekiyor. Rusya ve İran özelinde de, bunların insanlığa karşı sistematik olarak suç işleyen bu rejime destek vermeyi bırakması gerekiyor.

Kimyasal silah kullanımından, Obama'nın kırmızı çizgisinin aşılmasından ve 2013 yazında askeri güç kullanmak yerine Suriyelilerle kimyasal silahların imhası konusunda anlaşmaya gitmeye karar vermesinden bahsettiniz. O dönemde herkes bunu bir başarı olarak nitelendirmişti. Şimdi ise varil bombası şeklinde klor gazı tekrar tekrar kullanılıyor. Bu durumda söz konusu kırmızı çizgi tekrar tekrar, defalarca aşılmış olmuyor mu ve şimdi hareket geçme zamanı değil mi?

Klor gazı kullanımı ile ilgili iddialar elbette ki bizim açımızdan son derece inandırıcı. Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) bilirkişi heyeti klor gazının sistematik olarak kullanıldığından oldukça emin. BM Güvenlik Konseyi'nin 2013 yılındaki Sarin meselesinde olduğu gibi bu ihlal konusunda da devreye girmesi, ortada böyle bir suç olduğunu ve bu suçun sorumlularını tespit edecek bir mekanizma oluşturması için çalışıyoruz. Ancak uluslararası sistemde şöyle anormal bir durum ve bir boşluk var: OPCW'nun yetkisi kimyasal silahın ya da bu örnekte kimyasal silah olarak klorun "kullanılmış olduğunu" söylemekle sınırlı. Kimyasal silahı kimin kullandığına dair deliler konusunda ise sessiz kalmaları gerekiyor. Dolayısıyla bu kuruluşun klor gazı kullanımı konusunda sadece edilgen bir dil kullanma yetkisine sahip olduğu bu durumda sorumluluğun kime ait olduğunu belirlemek çok zor. Havada helikopterlerin uçtuğu, ardından da klor kokusunun duyulduğu, vücutlarında tek bir yara bile olmayan insanların, çocukların boğularak öldüğü yönünde haberler geliyor. Bunun sorumlusunun rejim olduğuna dair ortada çok fazla kanıt olduğu kanaatindeyiz. Ama sorumluların nihayetinde yaptırımlar ya da yargı yoluyla mesul tutulabilmesi için uluslararası sistemin hesap sorabilmesi son derece önemli.

Yani Güvenlik Konseyi vasıtasıyla yeni bir soruşturma yapılması için çalışıyorsunuz, ama birileri de diyecek ki "Evet, yine soruşturma yapacaksınız" ama bu sorunu durdurmayacak. Peki ya uçuşa yasak bölge neden bir seçenek olarak düşünülmüyor?

Uçuşa yasak bölge ve benzer konularda da aynı şey geçerli. Esed rejimi ile savaşmaya hazır olup olmadığınızı sormak; Esed rejimi ile savaşarak istediğiniz sonuca ulaşıp ulaşamayacağınızı değerlendirmek zorundasınız. Bu oldukça karmaşık bir seçenek ve Esed'in bunu sınamaya kalkışması, uçaklarının vurulup düşürülmesi ile sonuçlanabilir. İnsanlar bazen uçuşa yasak bölgeyi görmezden gelinebilecek, yumuşak bir ek seçenek olarak değerlendiriyor, ama aslında diğer güç kullanım seçenekleriyle aynı yasal, askeri ve lojistik meseleleri de beraberinde getiren son derece karmaşık bir seçenek.

Fakat askeri uzmanlar bölgede uçak gemileriniz olduğunu söylüyor. İsteseydiniz o helikopterleri füzeyle düşürebilirdiniz.

Bence "şöyle yapabilirdiniz" diyenlerin büyük bölümü, geçtiğimiz on yılda yüz binlerce Amerikan askerinin görev aldığı Irak'taki savaşa, El Kaide'nin bu süreçte yerini sağlamlaştırışına, Irak halkının çektiği acılara ve hem Amerikan askerlerinin, hem de çatışmanın tarafı olan diğer unsurların verdiği devasa kayıplarına tanık olmuş kişiler. Uçakları vurmaktan ya da bir ülkeye kara birlikleri göndermekten bahsetmeye başladığınızda, oradaki tüm karmaşık durumlarla, mezhep dinamikleriyle ve ilk bakışta görünmeyen pek çok sorunla da büyük ölçüde mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz ki bu da son derece ciddi ve Başkan Obama'nın almaya hazır olmadığı bir karar.

Askeri olarak müdahil olduğunuz alanlardan biri IŞİD'e karşı verilen savaş. Bu alanda işler kötü gidiyor, değil mi? IŞİD elindeki toprakları genişletiyor.

Bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Geçtiğimiz yaz çatışma başladığından bu yana IŞİD Irak'ta kontrolü altında bulunan toprakların dörtte birini kaybetti. Elbette Iraklıların geçtiğimiz birkaç haftada gözle görülür şekilde başarısızlık yaşadığı açık – bunların en sonuncusu da Ramadi'de yaşandı. Fakat başarısızlık derken bunu da durumu hafife almak için kullanmamak lazım. Zira IŞİD, sivil bölgelere giren, infazlar gerçekleştiren, korkunç suçlar işleyen, canavar bir hareket. Dolayısıyla IŞİD'in toprak aldığı herhangi bir yerden bahsederken, bu durumun oradaki toplum ve aileler açısından etkilerini küçümseyemezsiniz. Fakat diğer yandan bu karmaşık bir kriz. Irak Kara Kuvvetleri'nin ve Suriyeli muhalif güçlerin, ülkelerinin sokaklarında IŞİD'e karşı mücadele etmesini gerektiren bir savaş. Irak örneğinde, ilk olarak Maliki hükümeti ve kendisinin politikaları yüzünden dışlanmış hisseden Sünni nüfus arasında yaşanan ayrışmanın; şimdi de merkezi hükümetin Sünni aşiretlere gereken silah ve eğitimleri verip vermeyeceği konusundaki güven sorunlarının üzerinde durulması gerekiyor. Ama Suriye'de 1600 hava saldırısı gerçekleştirdik. IŞİD, Kobani de dâhil ağır yenilgiler aldı. Çok önem verdiklerini söyledikleri Kobani'de 1000 kadar adamlarını kaybettiler, ama bunun üzerine hemen ellerindeki iki gazeteciyi öldürdüler. Dolayısıyla dünyanın ilgisi de haklı olarak IŞİD'in yenilgisine değil de örgütün eline düşmüş bu talihsiz gazetecilere odaklandı.

Şimdi de dünyanın en eski çatışmalarından birine, İsrail-Filistin sorununa dönelim. ABD'nin bu konuda iki devletli çözüme ve müzakerelere dayalı bir politikası var. Peki o zaman neden iki tarafı da müzakere masasına oturmaya zorlayacak açık bir zaman çizelgesi ortaya koyacak bir BM Güvenlik Konseyi kararını geciktiriyorlar?

Geciktirmiyoruz. Ortaya konmuş bir karar yok.

Vardı, ama ret oyu verdiniz.

O son derece kötü yönetilmiş bir süreçti. Konseyin önüne metni üzerinde hiçbir müzakere yapılmamış olan bir karar çıkarılmıştı. Son derece dengesiz, tarafların menfaatleri açısından dengeli olduğunu savunamayacağınız bir metindi.

Ortadoğu'da pek çok kimse, yeniden başbakan seçilen Netanyahu'nun aslında bunu yapmak istemediği, bahane yaratmaya çalıştığı ve sizin de bunu desteklediğiniz kanaatinde. Tüm bunlar olurken de İsrail-Filistin sorununda çözüm şansı giderek uzaklaşıyor, çünkü İsrail, Filistin devleti olması gereken yerde inşaat yapmaya devam ediyor.

Yerleşimlere ve fiili gerçekler yaratma çabalarına karşı olduğumuzu hem kamuoyuna hem de özel olarak net bir şekilde belirtiyoruz. Fakat şu anda bir yeniden değerlendirme sürecindeyiz. Müzakereye dayalı bir çözümün, tercih edilen seçenek olduğuna inanıyoruz. Dünyada barışın genel olarak böyle sağlanması gerektiğine inanıyoruz. Bu meselede de iki tarafın da güvenli ve onurlu bir şekilde yaşayabilmesi için böyle bir yol izlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Selefiniz Susan Rice gibi siz de Soğuk Savaş'tan bu yana büyükelçi olarak (Suriye meselesi, Rusya'nın Suriye konusunda bir şey yapılmasına karşı çıkması ve şimdi de Ukrayna yüzünden) en zorlu görevle karşı karşıyasınız. Diplomatik açıdan Soğuk Savaş'a geri mi dönüyoruz?

Bence tarih Rusya'nın Suriye rejimine verdiği desteği en ağır şekilde yargılayacaktır.

Son derece derin bir fikir ayrılığının yaşandığı Ukrayna ve Suriye meseleleri haricinde, Rusya, İran'ın nükleer programı konusunda P5+1'i destekliyor. İran'a yönelik yaptırım paketinin de bir parçası oldular ki İran'ın bugün müzakere masasında olmasının en önemli nedenlerinden biri de bu. Müzakere masasında Rusya'nın İran karşısında bizim yanımızda olması, bir birlik sergilenmesini sağladı. Dolayısıyla barışı koruma misyonlarında olsun, Libya'da bir ulusal birlik hükümeti kurulabilmesi için özel temsilcilerin desteklenmesi konusunda olsun, Yemen'deki çatışmalara insani gerekçelerle ara verilmesi ve tarafların müzakere masasına oturtulması konusunda olsun, Rusya'nın desteğine ihtiyacımız var. Bahsettiğim ülkelerin hiçbirinde istediğimiz sonuçları elde edememiş olabiliriz ama Güvenlik Konseyi çalışıyor olduğu müddetçe Soğuk Savaş'ta değiliz. Ukrayna ve Suriye hariç, büyük ölçüde beraber çalışabilmeyi başardık. Barış ve güvenliği sürdürebilmek için de görüş ayrılıklarımıza rağmen böyle yapmaya devam etmemiz gerekiyor. 

Son soru. İran'dan bahsettiniz. İran'ı bir kenara bırakırsak, ortada son derece tatsız bir tablo var. Şu anda başarılı olunan, pozitif noktalar neler? Önümüzdeki 18 ayda Obama yönetiminin BM meseleleri ve dış politika alanlarındaki mirası ne olacak?

Amerikan yönetimi ve BM'nin gücü olmasaydı bugün çok daha karanlık bir tablo ile karşı karşıya olabilirdik. IŞİD konusuna gelince, bence zaman içinde bu korkunç ideolojinin gerçek yüzü de ortaya çıkacak. IŞİD, propaganda yoluyla çok fazla yüceltiliyor, ama diğer taraftan gidip yabancı bir terörist olmaya karar vermenin, pasaportunuzun elinizden alınmasının, baskı altında tutulmanın, kadınların seks kölesi haline getirilmesinin, Arapça bilmeyen erkeklere cephede siper kazdırılmasının nasıl bir şey olduğuna dair de bir sürü hikaye var. Bu, dışlanmış toplumlarda bile uzun süre cazibesini koruyabilecek bir ideoloji değil. Diğer yandan topraklarını ve finans kaynaklarını ufak ufak ellerinden alıyoruz. Çok fazla ilerleme görüyoruz ama bunlar manşete çıkmıyor. Uluslararası sistem her derde deva bir ilaç değil, ama mesela o barışı koruma görevlileri olmasa durum çok daha kötü olurdu. İstediğimiz büyüklükte olmasa da ilerleme kaydediliyor. Sorunların çözümü yönünde ilerleme kaydedebilmemiz için bunların yanında ülkelerin bir araya gelmesi, vatandaşların hükümetlerini destekleyip fedakârlıkta bulunması, daha fazla kaynak ayrılması gerekiyor.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.