1. HABERLER

  2. SİYASET

  3. Tarhan Erdem'den çirkin benzetme
Tarhan Erdem'den çirkin benzetme

Tarhan Erdem'den çirkin benzetme

Araştırmacı, yazar Tarhan Erdem, haberx sitesine verdiği röportajında, çarpıcı açıklamalarda bulundu.

A+A-

İşte Tarhan Erdem'in özellikle CHP ve MHP cephesinde büyük tepki toplayacak açıklamaları:

“CHP’DE OCAKTAN, YÖNETİM KURULUNA BÜTÜN MAKAMLARA GELDİM”

20 li yaşlarda da siyasi mücadele içine girdiniz. CHP, kimliğinizin oturmasında çok etkili oldu. 6 Temmuz 1999’dan, 13 Eylül 2000’e kadar CHP Genel Sekreterliğini yaptınız. 1980-1992 SODEP ve SHP dönemini saymazsak, 37 yıl CHP üyesi olarak yaşadınız. CHP sizin üst kimliğiniz olmuşken, onun için siz nerede kaldınız?

20 Yaşında Halk Partisine girdim. Ben mi nerede kaldım? Dışarıda kaldım. Ben Teknik Üniversite mezunuyum. Teknik üniversite II.sınıftayken Halk Partisine girdim. Aslında 15 Aralık 1953’te CHP mal kanunu çıktı. Müsamere yani CHP’nin mallarının devlete verilmesi kanunu çıktı. Biz bir arkadaşımla(Erol Ünal) beraber o gün CHP’nin Beyoğlu ilçesine üye kaydı olduk. O tarihten itibaren de ben, hemen hemen 3-4 ay sonra Evliya Çelebi ocağının idare kurulu üyeliğine girdim. Bir arkadaşımızın annesi orada ocak başkanı olmuştu. Girdim ve çalışmaya devam ettik. Demek ki 54’ün başından itibaren partide görev aldım ve o dönemden sonra ocaktan başlayarak, Genel Yönetim Kurulu üyeliğine kadar ne kadar makam varsa seçimle geldim.

“DELEGELERİN DENİZ BAYKAL’I SEÇMESİ İYİ OLMADI”,

1991 yılında askeri idarece kapatılıp yeniden açılma imkanı doğduğu zaman CHP’yi yeniden kuralım istedik. Biz düşünmüştük ki, o zaman, yeni bir parti kuralım ama o partinin başına lider vs gibi kalıcı insanlar yerine geçici bir yönetim kuralım ve o geçici yönetim bir iki sene idare ederek, partinin yenileşmesini sağlasın. Deniz Bey de, ‘gümbür gümbür gelelim’ dedi ve delegeler onu seçti. Maalesef iyi olmadı. Bugün geldiğiniz noktada geriye doğru baktığınızda doğru karar vermedi delegeler. Eğer bizim dediğimiz gibi olsaydı, eski yönetim  kurulu devam edecekti ve 1-2 sene sonra parti yeniden kurulmuş olarak, eski değerlerini muhafaza ederek devam edecekti, belki daha iyi olacaktı, olmadı….

“BİZİM YÖNETİM BAŞARISIZCA KURULDU”, “CHP İLE BİR ŞEY YAPMAK ZORDUR”

1999 senesinde parti, baraja takıldı, 8,7 oy aldı, kurultayda, Altan Bey Genel Başkan oldu, ben de Genel Sekreter oldum. Aslında ben Genel Başkanlıkta da aday olmuştum, arkadaşlarla konuştuk, hepimiz beraber olmayalım, bir genel başkan Altan Bey olsun, dedik. Fakat başarısız bir yönetim kurulabildi. Çünkü Altan Bey’in tabiatı gereği, Genel Yönetim Kurulu ve Parti Meclisine, Deniz Bey’in arkadaşlarından seçildi. Öyle olunca onlar, Deniz Bey’in tekrar dönüşü için hazırlık yaptılar. Biz ise, üye meselesini, program meselesini, yöntemini de yenileyerek yeniden yazalım istedim. ‘Toplantılarla halk yapsın bizim programımızı’ dedik. İllerde ve ilçelerde yüzlerce toplantı yaptık. Tüzük için aynı şekilde çalıştık. O günlerden sonra ben anladım ki, CHP ile bir şey yapmak çok zordur. Ve biz 4 arkadaş 2001 yılında istifa ettik. İstifa ederken de iki şey söyledik:”Bir, CHP’de mücadele etme imkanı kalmamıştır, iki, biz memlekete hizmet etme imkanı da kalmamıştır”dedik.

Üçüncüsü de, “CHP'nin bu yapısını değiştirme çabalarının sonuç vermeyeceği"

Evet bunu da anlamış olduk. Çünkü bizden sonra gelen Deniz Bey’in ilk toplantısında verdiği ilk karar, üye yazım sistemindeki yönetmeliği değiştirmek oldu. Yani Genel Başkanının seçiminden sonra ilk verdiği karar, üye yazım yönetmeliğini değiştirmek oldu. Bu şanssızlık, kötü bir şey oldu. 2001 yılında 68 yaşındaydım, ondan sonra da herhangi bir partiye girmek söz konusu değildi. Öyle devam ediyoruz.

“CUMHURİYET HALK PARTİSİNİ YENİLEMEK OLASI DEĞİLDİR”

Şöyle bir öneriniz olmuştu: “Kurtuluş Savaşı'ndaki Heyeti Temsiliye anlayışı ve Kuvayı Milliye ruhuyla yeniden kurulursa, tıkanmış Türkiye'yi ileriye çekecek yapılanmayı sağlayabilir.’’ Hatta yazılarınızdan birinde, “CHP’yle çözüm bulunamayacağına inananların sayısı, çözümü CHP’de arayanların sayısını geçince, “yeni çağdaş demokrat bir parti kurulacaktır” demiştiniz. Yalçın Bayer bunun haksız bir yargı olduğunu söylemişti. CHP, içinden yeni bir parti mi doğurmalı sizce?

Hayır. Cumhuriyet Halk Partisini yenilemek olası değildir, yeni bir çağdaş demokratik bir parti yaratmak mümkün değildir. Bunu seçimden sonra anlatırsam daha iyi olur. Kapalı olarak anlatmanın bir anlamı yok ama bunun nedenlerini, dayandığı fikri ve fiziki nedenlerini, bu duygusal seçim ortamında anlatılamaz.

“CHP’Yİ SIFIRDAN İNŞA ETMEK ÇOK ZOR”

Ben anlattıklarınızın daha iyi anlaşılması için bu soruyu sormak istiyorum. Yıllar içinde, ‘CHP nereye sorusunu çok sordunuz.Hatta bunu Baykal’ın gidişiyle düzelebileceğini düşündünüz, olmadı,  CHP’nin 21.yüzyıl partisi olamayacağını defalarca dile getirdiniz 'CHP için sıfırdan yeni bir bina inşa etmek gerçekten çok mu zor?

Evet maalesef öyle.

Köşenizden, siyasette boşluk var mı sorusunu sorduğunuzda, Mehmet Barlas, “Asıl Türk siyasetinde düşünceleri partiler üstü kabul edilebilecek bağımsız, bağlantısız ve özgür bilge adamlar var mı" diye sormalıyız demişti Ve sizi o bilgelikte biri olarak gördüğünü yazmıştı. Partiler üstü makam sizi en çok hangi konuda rahatsız ediyor?

Ben kendimi öyle mevkilerde düşünmek ve görmek alışkanlığım yok. Mehmet Bey sağolsun, çok iltifat etmiş oldu ama öyle mi değil mi bu benim bilebileceğim bir şey değil. Öyleyim diye tafra satmamak lazım çevrede. Kendi hayatımızı yaşıyoruz, belli bir yaşa gelmişiz, devam ediyoruz. Ne ben böyleyim diye ona inanmak lazım ne de onu söyleyenlerin takdirini değerlendirmemek. Onu da değerlendirmek lazım. Onlara bir yandan teşekkür ederken bir yandan da bu sözlerin etkisiyle kendinden şişinmemek lazım.

Tabi ki kendinizle övünmenizi beklemiyorum ama kişiliğinizin tanımını yaparken, şunu söyleyebilir misiniz, 20’li yaşlarınızdan itibaren, partinin seçimlerde kazanmasına yardım edecek de olsa, kaba bir partizanlık içinde olmamaya özen gösterdiniz…. Yani siyasi mücadelenizi sona erdiren şey bir anlamda nüktedanlığınız mıydı?

Hayır. Olaylar öyle geldi. Orada yerim olmadığını fark etmiş oldum. Ondan sonra yapılacak olanları da devam ettiriyoruz. Özel bir değerlendirme, özel bir sıfat koymak pek doğru değil.

“AĞABEYİME BENZEMEYE ÇALIŞMADIM”

CHP’ye hoyratça yaklaştığınızı düşünen çalışma arkadaşlarınız oldu. Tufan Türenç gibi…’Eleştirmiyor, karalıyor’ dedi sizin için… Özdemir İnce de “Bana en çok eski CHP’lilerin tavrı koyuyor” diye yazmıştı, Oda tv ise sizin CHP’ye muhalefet oluşunuzu daha kişiselleştirmiş, kardeşiniz gibi olamayışınıza bağlamıştı?

İnsanlar başkalarını yanlış değerlendirebilirler. Ne alakası var? Ağabeyim gibi olamamak, bir insan bir insan gibi olamaz ki! Ağabeyim gerçekten değerlidir ve çıkabildiği yerlerden çok daha üstüne çıkabilecek, çok değerli bir insandır. Onun gibi olmak istediğimi de sanmıyorum. Niçin olmak isteyeyim? Her insanın kendine göre özellikleri var. Ne o benim gibi olmak istemiştir, ne de ben onun gibi olmak istemişimdir, biz üç kardeşiz, ben böyle oldum. Ağabeyim gençliğinden itibaren çok önemli sorumluluklar almış bir insandır. 27 yaşında, Anadolu’da yeni kurulan kocaman bir fabrikanın muhasebe müdürlüğünü yapmıştır. Sonra Şeker fabrikalarının genel müdür yardımcılığına gelmiştir. Çok genç yaşında Hazine Genel Müdürü olmuştur vs…Bunlara özenilmez, bunlara sevgi ve saygıyla bakmak lazım. Neden özenilsin, onun mesleği başka benimki başka. Ona benzemeyi istemek falan çocukça şeyler.

“CHP, BENİM İÇİN FEVKALADE DEĞERİ OLAN BİR ŞEY”

Aslında CHP, benim için fevkalade değeri olan bir şey. Ben o kadar istedim ki, keşke olabilseydi, bugün Türkiye bir problem yaşıyorsa CHP’nin eski işlevini 1969’dan önceki işlevini yapan bir parti olmayışındandır. Olsaydı, bugünkü kutuplaşma olmazdı, bugünkü çaresizliklerimiz olmazdı. Bu çaresizliklerimizin, binlerce insanın ızdırap çekmesinin, işkenceden bahsetmiyorum, o da var tabi ama psikolojik rahatsızlık. Bazı insanlar bugünkü idareden rahatsız. O rahatsızlıklarının sebebi, onlara cevap verilememesi, onların karşısında bir alternatif görülememesidir. Ama Halk Partisi, benim bildiğim, içinde yaşadığım ilk 20 yıl içinde hep iktidarın alternatifi olmuştur, söylediği laflar hep dinlenmiştir ve Genel Başkanlığı hep saygı görmüştür, halk, ‘Ne diyecek  bu adam?’ diye beklemiştir. Söylediği ve söylemediği zaman da bir yorum yapılmıştır, değerlendirilmiştir. Ben öyle olan bir yerden geliyorum ve onun devam etmesini isterdim ve olabilirdi, olmayacak bir şey değildi.

“CHP’Yİ ELEŞTİRME NEDENİM, KİŞİSEL DEĞİL”, “BANA BAŞBAKANLIK VERİLSE KABUL ETMEZDİM”

Ne Özdemir İnce’nin ne de başka arkadaşların yazmış oldukları şeyler, doğru teşhis değil. Kişisel bir meseleyi konuşmuyoruz, kişisel değil mesele. Kalsaydım gibi şeyler var. Bana 10 seneden beri Başbakanlık verseydiniz, ben kabul edemem. Gerek sağlığım bakımından, gerek yaşım bakımından. Şu anda çok biliyorum olamayacağını ama isterdim ki Cumhuriyet Halk Partisi; çağdaş, demokrat bir parti olabilsin. Çağdaş derken, medeni toplumların yaratabildikleri partilerden biri olsun. Ama olamıyor, olamamasının da çok önemli sebepleri var. Bu konuştuğumuz mesele kişisel değildir, Türkiye’nin meselesini konuşmaktayız. Keşke olsaydı, olamadı ve olamayacak. “Efendim bunun şahsi meselesi var, “Bunu Genel Sekreterlikten attılar da onun için böyle söylüyor” gibi şeyler çocukça geliyor bana. Onu düşünen insanlar da Türkiye’de azdır.

”HALK, BU SEFERLİKTE BÖYLE OLSUN DEMEZ”

Sanılmasın ki bir partiyi eleştiren insanların sorunu, kişiseldir. Bu mesele, 72 milyon insanın hayatını ilgilendiren bir meseledir, bugün Türkiye’de bir boşluk var, bu boşluğu doldurmak lazım. Bu boşluk, gevezelikle dolmaz. İnsanlara anlatacaksınız meselenizi, kendinizin onun aradığı adam olduğunu göstereceksiniz, biz gösteremedik, şimdi gösterilebilir mi onu aramak lazım, yoksa milletvekili olmak çok önemli değil, geçici şeyler bunlar. Ama bunu yapabilen bir kadro lazım, o kadroyu arıyor Türkiye. O kadroyu bulamazsa “hadi bu sefer bununla idare edelim” olmaz. Bu sözümü unutmayın:”Bu seferlikte böyle olsun demez halk” Halk ne istediğini biliyor çünkü. Sen onu vermezsen kabul etmez.

"CHP, BİR LİDER PARTİSİ, HEYECAN PARTİSİ, DUYGU PARTİSİ DEĞİL, AKIL PARTİSİ OLMALIDIR, “CUMHURİYET HALK PARTİSİ, BİR KADRO PARTİSİ OLMALIDIR”,

Peki ‘Tıkanan Siyaset’ adlı kitabınızda, CHP’yi geleneği tahrip edilmiş, düzeni yıpratılmış, siyasal parti olma özelliğini yitirmiş bir durumda devraldığınızı belirtiyorsunuz. Bu çöküşte Baykal hizipçiliğinin rolünü de büyük görüyorsunuz. Peki bu tıkalı bölge ve sözünü ettiğiniz vizyon için iyi bir tesisatçı yok mu? 

Halk, bizim milletimiz bunun çaresini bulacak, arıyor bence arayıp bulacak.

CHP kendi liderini kendi yaratacak diyemiyorsunuz yani?

Hayır lider meselesi değil, bu bir organizasyon meselesi. CHP’de, bir adam çıkacak da, hadi benim peşimden gelin diyecek, bunlar aranan partiye yakışan şeyler değil. Cumhuriyet Halk Partisi, bir kadro partisi olmalıdır, bütün dünyadaki örneklerine benzer bir parti olacaktır. Bir lider partisi, heyecan partisi, duygu partisi değil, akıl partisi olmalıdır...Dolayısıyla, ‘Bir adam bulalım da başımıza geçsin’ CHP için olmaz. CHP, böyle bir parti olmak istemiyor zaten. Aranan parti o değil. Bir kadro partisi, bir teşkilatın, örgütün yarattığı parti olmalıdır, olacaktır, göreceksiniz bunu.

“BİZİM AMACIMIZ PARTİYİ, ÜYELERİN PARTİSİ YAPMAKTI”

Sizin CHP’yi kıyasıya eleştirmenizden cesaret alan kimseler, “Tarhan Bey Genel Sekreter iken, CHP nereden nereye geldi, CHP hangi politikaları üretti, onun da bilançosunu çıkarmak gerek.” şeklinde konuştular.  Buna vereceğiniz bir cevap var mı?

Bizim o zamanki amacımız, hedefimiz; Cumhuriyet Halk Partisini üyelerinin bir organizasyonu yapmaktı. Onun için de önce üye kaydını disipline almak gerekiyordu. CHP’nin 1 milyon 900 bin küsür üyesi görünüyordu, biz onları yeniledik, 144 bine indi, gerçek üyesi 144 bin idi. Türkiye’de ilk kez CHP, 2000 yılında, 1 milyon 200 küsür bin lira aidat toplamıştır. Bu o zaman Türkiye için bir ilkti ve şimdi de bir ilk ve son. Şu anda böyle bir parti yok. Yani kasasına aidattan 1 milyon 200 bin lira girmiş olan bir parti henüz yok. Çünkü biz onları aidat vermeye mecbur ettik, üye isen aidat vereceksin. Sevmek başkadır, tutmak başkadır ama üyelik demek o teşkilata sahip çıkmak demektir. Bizim amacımız partiyi, üyelerin partisi yapmaktı, onların hazırlayacağı tüzüğü yürürlüğe koymaktı, onları koymadan evvel de bizi seçmediler.  Niçin kongreye gittiniz diyorlar bize, teşkilatın değil mi bu parti?  Teşkilatınsa onlara verilir, ben çok önemli bir adamım bana oy verin diye zorla oy alınır mı bir adamdan? Keşke farklı olsaydı, oy vermediler, biz de çekildik.

Yol kavşağında bir lider olarak gördüğünüz Kılıçdaroğlu için Kurultaydan önce büyük atılım yolları sıraladınız. Bugüne kadarki aşamaların hangisini geçebildiğini gördünüz?

Ben Kılıçdaroğlu için söyledim söyleyeceklerimi, seçime de 1,5 ay var, şimdi bir şey söylemek istemiyorum. Kurultaydan sonra fazla bir şey söylemedim zaten, seçimden sonra inşallah söyleme imkanımız olur, sağlığımız müsaade eder.

“DOĞRULARI SÖYLEDİĞİNİZ ZAMAN CHP’LİLER KIRILIYORLAR.”

CHP’nin gündemi her gün değişiyor…Örneğin Hurşit Güneş’in ‘Cuma’yı kazaya bıraksalardı’ sözü…

Ben Cumhuriyet Halk Partisini konuşmak istemiyorum. Ben her seçimde partilerin beyannamesini ele alıp bir veya iki yazı yazmışımdır bu sefer, Ak  Partisi’nin  seçim beyannamesi çıktı, onun için bir yazı yazdım, kırıldılar bana. Halk Partisinin de seçim beyannamesini dinledikten sonra yazmamaya karar verdim. Çünkü yazsam olmayacak. Ben size bir hikaye anlatayım: Eski Adıyaman milletvekili(1990-1999 arası) dedi ki, meclisin kütüphanesinde oturduk,” -Tarhan bey, Halk Partisine çatma” dedi. “Peki çatmayayım!, Peki doğru söylemiyor muyum, söylediklerim doğru değil mi?” dedim, “Onun için söyleme zaten” dedi. Yani bu önemli bir teşhis. Yakışan doğruları söylemektir ama doğruları söylediğiniz zaman CHP’liler kırılıyorlar. Çünkü doğruyu söylüyorsunuz, adamın gönlünü kırıyorsunuz.

“BEN HALA CUMHURİYET HALK PARTİSİNİN ÜYESİ GİBİ GAZETE OKUYORUM”

Sizin de bir CHP’li olduğunuzu düşünürsek, sadece kırılan onlar değil, sizi de gücendiren bazı durumlar söz konusu oluyordur.

Tabi canım. Gayet tabi. Bu kadar çalışmışım, bu kadar hizmet etmişim ama askeri idare bizi meclisten kovdu, “gidin” dedi, ondan sonra üyelerimiz seçmediler, baktık ki bu olmuyor “ayrılalım” dedik. Herşey iyiydi de biz mi kötüydük? Biz bırakıp gitmiş değiliz ki! Ben hala Cumhuriyet Halk Partisinin veya bir partinin üyesi gibi gazete okuyorum, takip ediyorum, üzülüyorum, seviniyorum. Benim sevinçlerim de, üzüntülerim de, onurlanmam hepsi siyasetle ilgili ve siyasi tercihlerim ile ilgili. Başka türlü olamaz zaten bu kadar seneden sonra.

Ben sizin kişisel düşüncelerinizi merak ettiğim gibi bilimsel yaklaşımınızı da öğrenmeye çalışıyorum. Mesela CHP Genel Merkezindeki havayı, dokunun uyuştuğu şeklinde mi algılıyorsunuz, Ergenekon tutuklularını içine alması onun yumuşak karnı gibi yorumlanıyor.

Ben bunlara cevap vermek istemiyorum. Başlayınca doğru dürüst anlatmak lazım, yarım kalmaması lazım. Cumhuriyet Halk Partisini değerlendirmeyi, 13’ünden sonrasına bırakalım.

“AİT OLDUĞUM YERDE MİYİM BİLEMİYORUM.”

Eyüp Can, sizin yeni radikal’deki vizyonunuzu anlatırken, “Türkiye’nin en iyi siyaset araştırmacısı. Türkiye’nin temel meselelerini, güncel olaylar ve sosyolojik trendlerin ışığında yazacak“demişti. İnşaat Mühendisliğinden siyasete, siyasetten araştırmacılığa ve gazeteciliğe baktığınızda ait olduğunuz yerde görüyor musunuz kendinizi?

İnsanların kendilerinin nereye ait olduklarını bilmeleri çok zor. Muhtemelen ben de size aynı soruyu sormam siz de yanıt veremeyeceksiniz, “nerede olmanız lazımdı, neredesiniz?” O rüzgarlar, tesadüfler, sizin kişisel hevesleriniz sizi bir yerlerde getiriyor. Çok sonraları, şöyle yapmasaydım diyorsunuz şüphesiz ama ait olduğum yerde miyim bilemiyorum.

“KONDA, KONUT DANIŞMANLIK OLARAK KURULDU”, “KONDA’NIN KURULUŞU İLE AĞABEYİMİN İLGİSİ YOKTUR”

En azından arzu ettiğiniz yerdesiniz….1987’de araştırma şirketi KONDA’yı kurmanızda ağabeyiniz ANAP’ın vekillerinden ve TBMM Başkanlarından İsmet Kaya Erdem’in çok etkin olduğu söyleniyor. Bu hayat mücadelesinde KONDA ne zaman yolculuğunuza katıldı?

Ağabeyimle hiç ilgisi yok. Kuruluşunda bilmemiştir bile. KONDA, Konut Danışmanlık olarak kurulmuştur. O zaman ilk yazdığım esas mukavelesinde de toplumsal araştırma yoktu, konutla ilgili bazı projelerim vardı, onu da seçimler geliyordu, 1983’te bir araştırma yapmıştık, bu sefer de yapabilir misin dedi, oradan başladık, üzerimize kaldı, 89 geldi, 91 geldi…sonra dedi ki:”Sen bırak, konutu, gel Doğan Şirketler gurubuna” dedi, 1995’te oradan ayrıldık. Yani KONDA, araştırmaya 87 seçimleri ile ilgili olarak başladık. O devam etti. Ben bir ameliyat geçirmiştim 84 yılında, onun da nekahet devresi sayılır o dönemler.  Ağabeyimle o zaman ben 3-4 ayda bir konuşurdum çünkü meşgul bir insandı, haberi olduğunu bile sanmıyorum kurulduktan çok sonraları haberi olmuştur.

“KONDA'DA ÖNCELİĞİMİZ, KURALLARA SAYGIDIR”,” ANKET SONUÇLARI İNSANLARI YÖNLENDİRMEZ”

Mehmet Ali Birand, KONDA hakkında, “KONDA namusludur. Anket sonuçlarıyla oynamaz. Olsa olsa ankete yanıt verenler şaşırtmış olabilirler” diye yazmıştı. KONDA da namus her şeyden önce mi gelir?

Hayır, kurallara saygı gelir. Biz çok titizlik yapmışızdır o konuda, soruların tanziminde deneyi yöneltmemek, anketörün eğitimi, anketörün kontrolü vs…Mehmet Ali Birand biraz abartmış. Anket sonuçlarıyla oynamaz diye. Ben oynandığını sanmıyorum, kimsenin oynamasını beklemiyorum. Bu alışılmış manipülasyon, insanları etkilemek için ben baştan beri etkilemediğini biliyorum ve çok kimseye de sormuşuzdur. Bir kerede araştırmada sorduk, “Senin araştırma sonucuna göre evvelce vermiş olduğun kararın değişti mi?” Buna ‘değişti’ diyen insan sayısı çok azdır. Bir insanın oy vereceği bir parti vardır, ona iktidar olsun diye oy vermiyor ki, iktidar olsun veya olmasın, iktidar olursa tabi ki memnun olur ama iktidar olursa ben ondan yararlanacağım diye bir şey yok. Türkiye’de yıllarca iktidar olma ihtimali sıfır olan partilere oy verdi insanlar. Bugün de var, yarın da olacaktır. “Araştırma sonucu yayınlandı, benim partim az oy alıyor, ben oyumu değiştireyim de iktidar olacak partiye vereyim” demez.

Siz AK Parti için %60’ı öngördüğünüzde, bunun siyasi sağlığa aykırı olması gerekçesiyle CHP’nin oylarını arttırması yönünde görüşler olmuştu.

Laf…hiç böyle bir ihtimal de yok.

“BEN ANKET ÇALIŞMALARINI SONUNDA GÖRÜYORUM, DEĞİŞİKLİK YAPMAM MÜMKÜN DEĞİL”

AKP'nin oylarının yükseleceği sinyalleri verdiğinizde, "soroz çocuğu, hormonlu anket, erdemli tarhana" gibi şeyler söylendi size ve siz de seçim gecesi, haklılığınıza sevinemeyip gözyaşlarınıza yenik düştünüz. Bir bilim adamı olarak, empatiden mi meraktan mı çok çektiniz?

O zaman belki bugün de aynı hava var. Gazeteci bir arkadaş:”Çüş” diye yazmıştı.  Yani o kadar kendi duygu ve düşüncelerine inanmış ki, aksini düşünemiyor. Bunu yapan insan kendisi oturup da yazar mı? Burada bir sürü adam çalışıyor, yüzlerce anketör çalışıyor, burada tasnif ediliyor, ben çalışmasının sonunda görüyorum, onu ben nasıl değiştirebilirim? Bunu düşünemiyorum. Bu değişecek bir şey midir? Ne kadar değiştirirsiniz? Anlarsınız ki bir anketör  yanlış yazmıştır, kahvede doldurmuştur deriz, onu çıkartırsınız, tamam, bu sebeple bir miktar azalır veya bir miktar çoğalır ama bunun tamamı bir partinin aleyhine veya bir partinin lehine göre değişmez.

“TÜRKİYE’DE NE KADAR KÜRT OLDUĞU BİZİM ÇALIŞMAMIZLA ORTAYA ÇIKTI”

Türkiye’de yapılan en büyük saha araştırmalarınızdan biri, "Biz Kimiz? Kültürel, Ekonomik ve Sosyal Hayat Tarzı Araştırması" idi. Laiklik ve modern hayat paralellerinde nerede duruyoruz Türkiye olarak?

Biz onu 2006 Eylül’ünde yaptık. 48 bin kişiyle konuştuk. Bunun 23 bin kişisi, bütün Türkiye’yi temsilen hazırlanmıştı, geri kalan 25 bin de 12 ilin il merkezini temsil etmek üzere ayrılmıştı ve kimliklerini ölçmeye çalışmıştık.Ve ilk defa Kürtlerin sayısını ciddi olarak tespit ettik. Ve bu tespit neticesinde, ne Kürtler, biz o kadarız dediler, ne de Türkler Kürtlere o kadardır, dediler. Ama doğru olan bizimkiydi. Ondan sonra 2008’de ve bu sene de 10 bin denekle bir Kürt araştırması yaptık. O Kürt araştırmasın da hemen hemen aynı sonuç çıktı. Bu KONDA’nın başarısıdır.  Artık Türkiye’de ne kadar Kürt olduğu çok açık bilinmektedir. Bizden sonra aynı rakama ulaşan var mı bilmiyorum fakat şu anda gerek resmi dairelerin gerek özel araştırmacıların tartışamayacağı bir rakama ulaşmıştır. Bu bizim gerek siyasi, gerek toplumsal hayatımız bakımından önemli bir aşamaydı.

“BAŞ ÖRTÜSÜNÜ TOPLUMSAL MESELE YAPMAMAK LAZIM”

Sonra Milliyet için 2003’te başörtüsü çalışması yaptık, sonra onu 2007’de tekrar ettik. İkisinin karşılaştırmasında çok  önemli bir bulguya ulaştık. 4 sene içinde başını örten insan sayısında çok bariz bir artış yoktu ama örtme biçiminde değişiklik oldu. İlk araştırmada %4 türban vardı, ikinci araştırmada %16’ya çıktı. Yani başını örtenlerin %16’sı türban örter hale geldi. Önemli olan şuydu, başını örtenler arasında bir ayrım oldu, o ayrımı temsil ediyordu türban takanlar ve bir siyasi simgeye dönüştü. O da tespit edilmiş oldu fakat bizden sonra bir başkası benzer bir araştırma yaptı ve dedi ki, “Başını örtenlerin sayısı azalıyor” dedi. Böyle farklılıklar oluyor. Baş örtüsünde Türkiye’nin bir ananesi var, çok dramatik olarak, sayısı fazla arttığını sanmıyorum, bu mesele bir siyasi mesele olarak alındığı için biraz etkileyecektir ama yüksek oranlara ulaşmayacaktır, şu anda Türkiye’de erişkin kadınların %70’i başını örtmektedir. Değişik zamanlarda örtmektedir, evlendiği zamanlarda örtmektedir, 40-45 yaşına geldiği zaman, yaşlandım diyerek örten vardır. Bunu toplumsal mesele yapmamak lazım. Türkiye’de kızının başı açık olan anne, başını örtmektedir, bunları siyasi mesele gibi düşünüp ona göre siyasi sonuçlar çıkartmak yanlıştı. O yanlışlıktan Türkiye yavaş yavaş kurtuluyor.

“BUGÜN DE MAHALLE BASKISI VAR”

2007 yılında, “AKP türbanı serbest bırakırsa iki yıl içinde hiçbir üniversitede başı açık kız göremezsiniz” demiştiniz. Bugün türban üniversitelerde kısmen de olsa serbest. Peki bu öngörünüzün şu ana kadar gerçekleşmemesi için ne diyeceksiniz?

Ben o günlerde öyle düşünüyordum, bugün de böyle düşünüyorum, çok farklı düşünmüyorum. Henüz tam o noktada değiliz. Hukuken tam serbest değil, 4-5 sene sonra onu konuşmak daha doğru. O gün söylediğim zamanki netlikte ve sertlikte düşünmüyorum. Ben o günlerde açık olarak; üniversitelerde başı açık hanım kızımız mahalle baskısı tabir edilen baskıyla zaman içinde başını örtecek diye düşünüyordum. Bugün de, “Hayır mahalle baskısı yok” diyemiyorum, yine mahalle baskısının olduğunu sanıyorum. Yani bu 5-6 seneyi bulacak, bakalım ne olacak?

“NE KÜRT DİYE HORLAYALIM NE DE KÜRT DİYE BAŞ TACI EDELİM”

Hala ‘Biz kimiz’ sorusunu kendine soramayan insanlar var. Mesela araştırmalarınızdan çıkan bir sonuca göre, referandum konuşmalarında Kılıçdaroğlu, bir kez bile ‘Kürt’ sözcüğünü telaffuz etmemiş. Kürt kökenli olmasına rağmen bu imtinayı neden gösterdi sizce? Kürt sorununda neler istediğimizin ya da neleri istemediğimizin cevaplarını kendimize verebiliyor muyuz?

Kürt sorununda nelere karşıyız sorusu insandan insana fark eder. Bazı duygularımızla, eskiden kalan bazı anılarımızla düşünüyoruz, ona göre şehitler gelmeye devam etsin mi, şehitlerin kanı ne olacak, şehitlerin hakkı yok mu? gibi bazı cümlelerle bir toplumun meselesini düşünmeye başlıyoruz, öyle düşününce yanlış noktalara gidiyor. Oysa o hadiseler olmuş, bitmiş. Onları unutmamak lazım, yüzleşmek lazım ama beraber yaşamakta olduğumuz ve bundan sonra beraber yaşayacağımız insanların bizim gibi insanlar olduğunu, ve bu memlekette aynı haklara sahip olduğumuz bilmemiz ve ona göre davranmamız lazım. Ben o hakların tartışmasız verilmesi gerektiğini düşünüyorum; yaşama hakkı, dilini kullanma hakkı verilmelidir, onu Kürt diye ne horlamanız lazım, ne de baş tacı etmeniz lazım. Eşit şartlarda yaşamanız lazım. Biz bu eşit şartları henüz vermemişiz. Düşünün ki, bundan 5 sene evvel, ‘Kürt’ diyeni mahkum ediyorlardı. Bunlardan vazgeçmek, buna göre de Anayasa yapmak lazım. Maalesef Türkiye’deki zihniyeti bir günde o kanunla değiştiremeyiz ama özellikle hakimlerimiz ve aydınlarımız bu hakların verilmesinden rahatsız olmamalı ve verilmesini teşvik etmelidir. Bakalım daha e kadar sıkıntı çekeceğiz, bakalım? Halen biz, Kürt meselesi bakımından sıkıntı içindeyiz.

“BEN KÜRDÜM DİYEN MİLLETVEKİLLERİNİN, PKK’YI YOK SAYMALARI SÖZ KONUSU DEĞİLDİR”, “

Haklarını teslim ettiğiniz bir parti var, BDP. YSK, bu konudaki yanlışından döndü…Şunu söylüyordunuz“Bir eliyle zeytin dalını tutup, diğer eliyle de silahı işaret edip sonuç almaya çalışma yönteminin demokrasi dilinde yeri yok” BDP de yanlışından döner mi?

O kendisinin haklı olduğunu kabul ediyor. Kendisi kabahatli görse bir düşünür, ben bundan vazgeçeyim der. BDP’nin durumunu anlamak lazım. BDP için hepimizin kendine göre eleştirisi var ama gerçek şudur: BDP, Kürt halkının partisidir. Yetişkin 8 milyon insan, 30 seneden beri silahlı mücadele yapan bir örgütün halkıdır neticede. Bu halkın tamamı, bana göre çoğunluğu o örgütle uyum içinde değildir, anlaşmazlıkları vardır. Ama önemli bir kısmı da uyum içindedir, biz devlet olarak haklarını vermediğimiz sürece o sayı artmaktadır. Kürt halkının içinden, “Ben Kürdüm” diye milletvekili olanların PKK’yı yok saymaları söz konusu değildir. Kanunlarımız da var saymalarını kabul etmemektedir. Bunlar iki arada bir deredirler. Herhangi bir BDP milletvekilinin, PKK’nın karşısına çıkıp vaziyet alması mümkün değildir, bazı hareketlerini kabul etmeyebilir ama ‘Ben ona karşıyım’ diyemez. Türkiye’de Atatürk’e sevgisi, saygısı olan, onu bir kurtarıcı lider kabul etmiş milyonca insan var, sen onlara karşı çıkıp da ‘Atatürk kimmiş?’ dersen olmaz. Veya kitlelerin liderliğini yapan örgütlerin karşılarına çıkmalarını istemek haksızlıktır ama onların da onun fikirlerinin devlete hakim olmasını istemeleri haksızlıktır. Bu dengeyi kurmaları lazımdır. Ve kuranlar var içlerinde. Biz ne kadar onların haklarına saygı gösterirsek, onların Türkiye’de bizim gibi yaşamalarına müsaade edersek, mesele kalmayacaktır.

“KÜRTLER, DAHA FAZLASINI İSTİYORLARSA, DAHA FAZLASINI VER”

Kapana sıkışanlar adlı kitabınızda, Kürt sorununun sanıldığı ve gösterildiği kadar zor olmadığını dile getirmiştiniz. Bugün artık kapandan kurtulundu mu?

Öyle düşünenler var, mesela Başbakan bakıyorsunuz, insan haklarına saygılı bir bakıyorsunuz esip savuruyor. Henüz tam anlaşılmadı ve kabul edilmedi. Ben o kitapta açıkça şunu söyledim: Biz bu insanlarla, Kürtlerle beraberiz. Kürt sorunu dediğiniz sorun, onunla benim sorunumdur. O da benimle yaşamak istiyor, ben de onunla yaşamak istiyorum. Bu iki kişinin beraber yaşamak istemesi sırasında ortaya çıkan sorunların çözülmeyecek bir tarafı yok.  Ama bazıları, sanki onunla beraber yaşamak istemiyormuş gibi davranıyorlar. Hata oradan çıkıyor. Zannediyorlar ki, onlar bırakıp gidecekler, giderlerse gitsinler, ona mani olamazsınız ama şu anda kabul edelim ki, bizimle beraber yaşamak istiyorlar, sen beraber yaşama şartlarını yerine getirmemişsin ki!...26 tane Belediye Başkanının tevkif edilmesinin ne sebebi olabilir, ben bulamıyorum. Bir adam, ben Kürtçe savunma yapacağım dediği zaman buna neden karşı çıkıyorsunuz. O Hakim deseydi ki, “Ne konuşacaksın?”, “Kürtçe” “Devam et kardeşim, bir tercüman bulalım, o bizi tercüme etsin” deseydi, zaten üçüncüsü Kürtçe konuşmayacaktı, Türkçe yapacaktı savunmasını. Çünkü Kürtçe’de hukuki terimler yoktur ki, onlarla konuşsunlar. Bir sürü insan, çocuğuna İngilizce öğretmek istiyor, niçin, kendi vatanına ihanet etmek için mi? Daha fazla para kazanma ihtimalini yarattığı için. Kürtler de akılsız insanlar mıdır ki, sadece Kürtçe öğrenecekler ve başka bir dil öğrenmeyecekler? Bu düşünülecek bir şey değildir. Onlar daha fazlasını istiyor, diyorlar. Daha fazlasını istiyorlarsa, daha fazlasını ver, varsa elinde bir şey vereceksen. Ben şimdi sizden bir şey istiyorum, verdiğiniz kadar istiyorum, işte o kadar yani.

Diğer etnik guruplar, yada azınlıklar da isterse?

Olur, onlara da ver, verebiliyorsan. Azınlık dilleri diye bir anlaşma var, ona göre yapacaksınız. Diyelim ki Çerkezler de istiyor, varsa Çerkezce öğreten ve ben sadece Çerkezce okumak istiyorum diyen varsa, bırakın dershane açarsın okur. 

Bir başka konuya geçelim Başkanlık sistemi. Sizin 1991’de kabul edip, 1992’de bazı çekincelerle Bakanlar Kurulu kararı ile onayladığınız, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı vardı. O günkü yerel yönetimlerin yetkilerinin genişlemesi düşüncesi bugünkü Başkanlık sistemine bir hizmet miydi?

Hayır. Başkanlık sistemiyle ilgisi yok. Şu anda yerel yönetim şartları anlaşmasının altına koyduğumu çekinceleri geri çekmemiz lazım büyük ölçüde ve o da yetmez onların kanunlarını da çıkartmamız lazım. Yerel yönetim dilini kullanmalarını ve öğrenmelerini kabul ediyorum dediğiniz zaman oradaki çekinceyi kaldırmış olmanız manasına gelir. Çocuğunu nerede okutacağını sağlaman lazım. O çekinceyi kaldırmak yetmez. Biz halen bunları konuşabilir halde değiliz.

“BİZİM YÖNETİMİMİZ YUKARIDAN BAŞLIYOR, BU YANLIŞTIR”

Erdoğan Teziç ile yaptığım röportajda, Başkanlık sisteminin geçerli olabilmesi için yerel yönetimlerin daha etkili hale gelmesinden söz etmiştik.

Tabi. Önce onu yapmak lazım ondan sonra o yaşaması lazım. Bir süre yerel yönetimlerle yaşamamız lazım. Ki ondan sonra Başkanlık rejimine geçip geçmemeyi düşünmemiz lazım. Şu anda Başkanlık rejimine geçmeyi düşünmek bile yanlış. Bizim yönetimimiz yukarıda bir Cumhurbaşkanı var, buradan başlamış, İzmit’te il yönetimi kuralım demişiz, buna Sakarya’yı bağlayalım demişiz şeklinde. Hâlbuki bunun tam tersine başlamak lazım. Öncelikle komşu köylerin etrafına bir sınır çizelim, bunlara bir ad verelim (Köy birliği vs) çünkü bunların müşterek halletmeleri gereken işler var, onların üstündeki ilçelerde de idare kuralım ve bu giderek tüm Türkiye’yi kapsasın. Böyle başlayıp devam edersiniz, dış politika ve genel emniyet meselesi ve sağlığın da başına bir adam koymayı düşünebilirsiniz. Şimdi siz bütün vilayetlerin başına bir adam koyarsanız bu adam rahatsız olur, üç ayda, verem olur.

“2005’TEN BERİ ERDOĞAN’IN CUMHURBAŞKANI OLMAYACAĞINI SÖYLÜYORUM”

Erdoğan’ın Başkanlık sistemini benimsediğini düşünüyor musunuz? Başkanlığa geçip geçmeyeceğine dair net konuşamıyorsunuz ama Cumhurbaşkanlığına adaylığı konusunda, Parlamenter rejimde olmaz, Başkanlık rejiminde olabilir diyorsunuz.

Eğer Başkanlık rejimine geçersek, o zaman da Başbakan da kalmak istiyorsa o zaman isteyebilir. Cumhurbaşkanı olursa yetkilerini azaltmış olur. Bunu istemez. Herkes onun Cumhurbaşkanı olacağını söylüyor ama ben 2005’ten beri Cumhurbaşkanı olmayacağını söylüyorum. Bunu Deniz söyledi, Cumhurbaşkanı olmak istiyor diye. Ben de söyledikten bir hafta sonra yazdım. “Deniz Bey’in söylediği yanlıştır, bu adamın Cumhurbaşkanı ihtimali yoktur çünkü Anayasamız Cumhurbaşkanına yetki vermemektedir” Erdoğan, Türkiye’de bazı şeyler yapmak istemektedir, projesi var adamın kafasında.

“BAŞKANLIK REJİMİNE KARŞIYIM, ERDOĞAN’IN KEYFİ İÇİN DE BAŞKANLIK REJİMİ OLMAZ”

Peki Tayip Erdoğan bunu istiyor olsa da Başkanlık sistemi için şartlar müsait mi, siz ne kadar yakın olası görüyorsunuz? En kuvvetle ihtimal 2017 CB seçiminde aday olur diyorsunuz.

Ben hiç yakın görmüyorum. Doğru değil ki, tartışıldığı zaman anlaşılacak yanlış olduğu. 2015’te Tayyip Erdoğan, milletvekili olamayacak, olmayacak. Adamın ilginç bir tarafı var. Adam, “Ben bildiğiniz adamlardan değilim, verdiğim sözü tutarım” diyor. Durup dururken sözünden vazgeçeceğini ne hakla düşünüyoruz, nereden bu hakkı alıyoruz? Adam söylüyor zaten. Geçen sene Kızılcahamam da, kadın kolları toplantısında buna benzer bir şey söyledi, “Ben bildiğiniz adamlardan değilim, ben sözümde dururum” diyor. Bizimkiler(Yazarlarımız) hala “Bu adam Cumhurbaşkanı olmak istediği için bilmem ne yaptı” diyor. İstiyorsa ister zaten. “Ben Başbakan olmak istiyorum” diyor adam. Sabahtan akşama kadar sağda solda dolaşıyor. Onu söyleyen adam niçin Cumhurbaşkanı olmak istiyorum demesin? Bunu istemek ayıp bir şey mi? Ben Başkanlık rejimine karşıyım. Bu adamın keyfi için de Başkanlık rejimi olmaz, istiyorsa eğer ama istediğine dair en ufak bir şey söylemedi bu adam. Ben her konuşmasını izliyorum, okuyorum. Kemal Kılıçdaroğlu’nun da her konuşmasını okuyorum. Dolayısıyla istemiyorsa istemiyor adam.

“BAŞKANLIK REJİMİ DOĞRUDUR, AMA ERDOĞAN BAŞARAMAZ”

Peki istiyorsa şayet ve bir gün açıklarsa ne olur, muvaffak olur mu?

Başkanlık sistemine kimi koyarsanız koyun başaramaz şimdi. “Başkanlık rejimi doğrudur, ama bu(Tayyip Erdoğan) başaramaz”;doğru bir laf. “Başkanlık rejimi yanlıştır, kim olursa olsun yanlıştır” bu da ayrı bir laf. Ama “Bu adam Başkanlığı istiyor, onun için Başkanlığa geçecek”; bu zırva. Bu saçma bir laf.

“EKONOMİ, 5 SENE ÖNCESİNE GÖRE ‘İYİ’, 15 SENE ÖNCESİNE GÖRE ‘ÇOK İYİ’”

Peki halkımızın oy verirken yüzde 78 oranında tek kriterinin "Ekonomik durum ve beklentileri" olduğunu söylüyorsunuz. Nasıl oluyor da AK Parti bu %78’in ekonomik durumunda görece bir iyileşme olmamasına rağmen %50’leri tarafından destek görüyor?

Nereden çıkartıyorsun ekonominin kötüye gittiğini? Son üç senede bir kriz geçirmiş olmasına rağmen Türkiye’de %9 kalkınma hızı var, Kişi Başına Milli Hasılayı yükseltmiş. Neden ekonomi kötü ben onu merak ediyorum? Kendine göre bir takım adamlar söylüyor, ben de buradan gülüyorum. Sayın Erdoğan ile görüşen, karşılıklı el sıkışmış bir adam değilim. Hiç bir ilgim yok, ilgim olacağı da yok ama hak var adalet var. Bu kadar kötü bir ekonomisi olan bir ülkede 150 milyar dolarlık ihracat mı yapılır? Mesela elektrik tüketimi mi az, beş sene öncesine göre? Otomobil satışı mı az, buğday üretimi mi az, konut mu az yapılıyor? “Ekonomik durum kötü, sen bilmezsin” Peki kardeşim sen bildiğini bana söyle! İşsizlik bundan iki sene önce %12,5’tu, aynı hesabı yapanlar şimdi %10 diyorlar, %2 azalmış. İşsizlikte %2 azalmak, çok önemli bir neticedir. Ekonomik durum iyi olmasa oy verir mi insanlar? Eğer seçim akşamı, Tayyip Erdoğan, iktidardan düşerse, “Ekonomi de berbatmış, biz yanlış görüyormuşuz” deriz. Ama şu anda benim gördüğüm öyle değil. Benim gördüğüm ekonomi, 5 sene öncesine göre ‘iyi’, 15 sene öncesine göre ‘Çok iyi’. Ekonomi bu, gevezelikle olmaz ki.

“İKTİDAR, KENDİ ERGENEKONUNU YARATTI”

2006 yılında yazdığınız, “Meclis Başkanının tarafsızlığı” başlıklı yazıda, “Halisane tavsiyem, iktidardakilerin 'İnceldiği yerden kopsun' dememeleridir. İktidar, sakınmazsa 'Hodri meydan' diyecek tahmin ettiklerinden çok insanı karşısında bulur.”demiştiniz. Yani İktidar, kendi Ergenekon’unu kendisi mi yarattı?

İktidar kendi Ergenekon’unu kendisi yarattı, netice itibariyle öyle olmuştur. Kendisine bağlı Ergenekon manasında mı soruyorsunuz?

Hayır, kendisine muhalefet olan insan topluluğu yaratıp, ateşliyor bir anlamda tetikliyor mu?

Evet öyle oldu…Evvelden yazdığım bir şey vardı. Türkiye’de; rejimin laiklik dışı bir yöne yönleneceğini ve bugünkü iktidarın dini değerlere daha fazla ağırlık vereceği kanaatinde olan insanlar var. Bu insanlar bütün diğer meseleleri görmezden geliyorlar ve sadece bunun için yıkılmasını istiyorlar. Bunu yıkmak için de bazı tedbirler almak istiyorlar. Bugün başımıza gelenler, onlardır. Ergenekon diye tevkif ettiklerimizin arasında veya tevkif edemediklerimizin arasında veya bilmediklerimizin arasında bu şekilde düşünen, sabahtan akşama kadar bu hükümetin yıkılmasını isteyen insanlar vardır. Bunların azalması için hükümet bir şey yapamamıştır. Ne yapabilirdi onu bilemiyorum ama netice itibariyle; hükümet hükümettir. Bu şekilde düşünenlere demesi lazımdı ki:”Ben bunu istemiyorum, ben Türkiye’yi bu şekle getirmek istemiyorum, benim değerlerim şunlardır” ama bunu yapmamıştır. Bunu yapmadığı sürece de bugünkü sıkıntılarımızın çok önemli bir kısmı, bir çok insanın eziyet görmesinin (hapishanede yatmak bir eziyettir) sebebi de budur, bunu halletmemiz lazım. Bir sürü asker içeride. Bazı günlükler okuduk, her ne kadar sahibi denilen adam, ben yazmadım dese de, orada öyle şeyler yazılı ki, “Bunu bir asker yazmış” o makam, o seviyelerdeki bir askerin yazdığı muhakkak. Çünkü o günlerdeki yaşanan olaylar yazılmış.

“ERGENEKON’DA GERİYE DÖNÜK SUÇLAR AFFEDİLSİN, YOKSA BU DAVA BİTMEZ”

Bunu bir yerde kesmek lazım. Bunu kesecek olan da hükümettir. Diyecek ki:”Şu tarihteki devlete karşı işlenmiş suçlar, affedilmiştir, ondan sonrakini ben görürüm” Çünkü 2004’te adam, Birinci ordu komutanlığında toplantı yapmış, şöyle asalım, böyle keselim, şu camiye suikast yapalım demiş, demiş mi dememiş mi bilemem ama bugünkü zihniyette hepimizin yakınları olan bu şekilde olan, düşünüyorlar, düşünebilirler, bunu görmek lazım, bitirmek lazım eskiden olanları, ‘Bugünden itibaren’ demek lazım. 1.1.2008 gibi bir tarih belirleyip geriye doğru affetmek lazım. Yoksa bu dava bitmez.

“EN ACIMASIZ DARBE, 27 MAYIS DEĞİL 12 EYLÜL’DÜ”

Siz darbecilere yabancı olmayan birisiniz. Hatta “Dostlarım arasından “darbeye yazılanlar” da oldu.” diyorsunuz. Darbelerin en ilgincini, 27 Mayıs müdahalesi sonrasındaki “14’ler” olarak görüyorsunuz. Peki sizce darbelerin en acımasızı hangisiydi? Başbakanını asan 27 Mayıs mı yoksa işkenceci 12 Eylül mü?

12 Eylül’dü. Felaketti.

“ERGENEKON’UN SİVİL DESTEĞİ VAR”

Darbeyi askerler yapar ama askerin eyleme geçebilmesi için sivil kesimden destek alması gerekir. Sivil desteği olmayan maceraperestler, ya yoldan döner ya taşa çarpar, diyorsunuz. Buna göre Ergenekon sivil desteği olmadığı için mi bugün mahkemelerde yargılanıyor? Ergenekon’un kayaya çarptığını söyleyebilir miyiz?

Ergenekon’un sivil desteği var. Mahkemelerde yargılanması ise; hükümetin, Türk milletinin tecrübesi. İktidar olmadı, eskiden olsaydı olabilirdi. Tabi hükümetin tedbirlerinin de önemi vardır herhalde. Tarih yazacak ne olduğunu ama bizim bu Ergenekon hikayesini bitirmemiz lazım. 

“SEÇİM BİR BÜTÜNDÜR”, “BİZ, BİR BELEDİYE BAŞKANINI İNDİRDİK”

Oy aldılar seçilemediler adlı bir kitabınız var. Burada, sandık başının seçimin bütünü olmadığı yazıyor. Buna göre seçimlerin galibi de olmaz diyebilir miyiz?

Seçim bir bütündür, tutanak alıp, oturuncaya kadar geçen bütün işlemlerde galip gelmek lazım. Biz İstanbul Belediye Başkanını, oturduğu sandalyeden indirdik aşağıya. Nuri Önal, 1963. 1968’de de 117 tane il genel meclisi ve o kadar sayıda İstanbul Belediye Meclisi üyesinin tutanaklarını iptal ettirdik. Oy almışlardı ama seçilememişlerdi.

“YARGI KONUSUNDA İYİ BİR BAŞLANGIÇ YAPILDI”

CHP Genel Sekreteri iken kişiye göre yasa çıkartılmaz deyip, Erbakan’ı kurtaran değişikliğe sert tepki göstermiştiniz. O gün koruduğunuz Anayasa Mahkemesi kararlarını göz önüne aldığınızda, yargı ve yasamanın bugünkü pozisyonu yine korunmaya muhtaç mı?

2008 senesinden itibaren uzun vadeli bir yargı stratejisi yapıldı, o devam ediyor, yargının alt yapısı var, mahkemeler, katipler vs…bir hakim ve savcıların tamamı var,  bir de yasalar var. Yasaları değiştirmek yetmiyor, bu alt yapıyı değiştirmek yetmiyor, hakimlerin anlayışı, 10-15 senede değişebilecek bir şey. Ben iyi bir başlangıç yapıldığını sanıyorum son yıllarda. Devam etmek lazım, çok ciddi bir iş bu. Çok sıkıntılar çekti Türkiye. 6 sene sonra, sen suçsuzdun, git diyorlar adama. 6 sene yatmış oluyor. Evvelden Osmanlı idaresinde yargının sayısı çok az iken, bir adam kadı diye oturuyor, zaten mahalli davaları medreseden, lalettayin insanlar veriyor ama kadılar az sayıda, az sayıda kanun var, kendi vicdani kanaatine göre karar veriyor, bırakıyor ya da tutuyor. Ama şimdi öyle değil, binlerce kanun var. O kanunları temizlemek lazım. Geriye doğru çok önemli sıkıntılar yaşadık, demokrasiye geçemedik bir türlü ama HSYK’da yine bir değişiklik yapmak lazım. Ceza Kanununu değiştirdik, Ceza Muhakemesi Kanunu değiştirildi, bunlar iyi şeyler…dediğim gibi alt yapının tamamlanması lazım, Hakimlerin de daha fazla yetişmesi lazım. Akademisyenler söylüyor, 20 küsur hukuk fakültesi var, 30 tane  hoca var, kaç tane hukuk çeşidi var, kolay değil.

“13 HAZİRAN’IN TABLOSU KABACA BELLİ; İKTİDAR BELLİ, MUHALEFET BELLİ, İKİNCİ MUHALEFET BELLİ.”

Kutuplaşmanın rakamlaşması dediğiniz referandumdan sonra, yeni bir Anayasa Değişikliği bu sorunları çözülecektir…“13 Haziran sabahı farklı bir Türkiye’ye uyanacağını bilenlere, seçimin başlangıç günü yeni bir dönemin kapısı açılacaktır” diye yazdınız. Seçimin başlangıç gününe dair beklentileriniz neler?

Orada söylemeye çalıştığım  şu: 13 Haziran’ın tablosu kabaca belli. İktidar belli, muhalefet belli, ikinci muhalefet belli. Tabi bu biraz yaklaşır birbirine, biraz uzaklaşır ama bugünkü şartlarımızı devam ettiremeyiz seçimden sonra; Kürt meselesini, yönetim meselesini, insan hakları meselesini, inanç özgürlüğü meselesini, bugün olduğu gibi devam ettiremeyiz. Ne yapacağız, bunun içinden çıkmak için isterseniz, iktidar partisi 450 milletvekili çıkarsın, olmaz, hep beraber yapmamız lazım, Kürtleri dahil etmediğimiz bir Anayasa tartışmasından ne çıkarırsanız çıkarın yürümez. Yönetim meseleler de, diğer meseleler de böyle. Ve bugün, o gün ne yapacaklarını karşımıza gelen partililere sormamız lazım.  Bazı politikacılar insan haklarının bu sınırlı durumuyla devam edebiliriz, yönetimi böyle devam ettiririz. Devam ettiremeyiz, isterse iktidar 400 milletvekili çıkartsın, isterseniz iktidar koalisyona mecbur olsun…Mutlaka onun şartlarını yerine getirmemiz lazımdır.

“SEÇİM SONUCU DEĞİL, SEÇİMDEN SONRA YAPACAKLARIMIZ ÖNEMLİ”

Anket sonuçları olmaksızın seçim sonuçlarını görür gibi miyiz peki?

Biz değiliz herkesin kendine göre bir yorumu var. Görebildiğimiz kadar görüyoruz ama seçimin sonucu önemli değil, seçimden sonra yapacaklarınız önemli. O inancınız önemli. Halk buna inanıyor, göreceksiniz, farklı düşünenlere farklı davrananlara müsaade etmeyecektir.

“AK PARTİ’NİN KAYBETMESİ DÜNYANIN SONU DEĞİL”, “AK PARTİ'YE OY VERİLMEDİĞİNDE GEÇMİŞE DÖNÜLMEYECEKTİR"

“AK Parti’ye oy verilmediğinde, 1970-2002 dönemine geri dönülecek midir? Bu soruya “Dönülmeyecek” cevabı verildikten sonra partiler ancak normal seçim mücadelesine başlayabilirler.” diyorsunuz. 

Bravo, çok doğru şeyler söylemişim. Sizi tebrik ediyorum. “Dönülmeyecektir.” 69’dan başlayarak 1969 ile 2002 arasına dönülmeyecektir. Bunu hayal etmemek lazım. Aslında 2011’in Mart ayına da dönülmeyecektir.

Yani AK Parti olmadığında bizim için dünyanın sonu değil, öyle mi?

Hayır, tabi ki değil. Yapılacak işler bakımından değildir dedim yoksa Ak Partisi gelir gelmez önemli değil. Önemlidir tabi, neden önemli olmasın, her parti önemlidir. Söylediğim onunla ilgili değil, 13 Haziran’da yeni bir dünya başlayacak, Türkiye için. Bir, o dünyanın gereklerine uyarsa Türkiye, mutluluğa doğru gidecektir, eğer uyamazsa kavgalarına başlayacaktır yeniden.

“BAHÇELİ VE ÖCALAN, HALKLARININ NE İSTEDİĞİNİ TEŞHİS EDEMİYOR”

Yazılarınızda MHP’yi sert bir şekilde eleştirdiniz ama galiba en ağırı, Bahçeli ve Öcalan'ın arasındaki benzerlikleri yazdığınız yazı oldu. Birleştikleri sonuç, lideri olduklarını iddia ettikleri halkların hedeflerinden uzaklaşmaları mı?

Bravo, aynen işte budur. İkisi de halklarının menfaatini ve ne istediğini tam teşhis edemiyor. Kendine göre zannettiğini söylüyor ve onda da ısrar ediyor ve en sert, uzlaşmasız bir şekilde söylüyor.  Ama son zamanlarda APO, konuşmalarıyla biraz yumuşamış gibi, yani konuşulabilir bir insan haline geldiğini söylemeye çalışıyor. Ona bakacağız seçimden sonra. 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.