1. HABERLER

  2. GÜNCEL

  3. Aydın DOĞAN'ın torpiliyle girmiştim
Aydın DOĞAN'ın torpiliyle girmiştim

Aydın DOĞAN'ın torpiliyle girmiştim

Milliyet'e 30 yıl önce Aydın DOĞAN'ın torpiliyle girmiştim...

A+A-

Reha Muhtar/ VATAN

Milliyet'e 30 yıl önce Aydın DOĞAN'ın torpiliyle girmiştim...

Dün Aydın Doğan benim yazı yazdığım VATAN gazetesiyle, 30 yıl önce beni ilk işe aldığı Milliyet gazetesini sattı...
30 yıl önce yine bir Nisan ayında Milliyet gazetesinden içeri adımımı atmıştım stajyer muhabir olarak...
Bir yıl bir haber ajansında çalıştıktan sonra, ilk gazetesi olan Milliyet’i alan Aydın Doğan’ın bizzat kendisinin torpiliyle Milliyet’te işe başlamıştım...
Koç Grubu’nun otomotiv sektörünün başında bulunan dayım, Aydın Doğan’la yakın tanışıyor ve aynı sektörde çalışıyordu...
Aydın Doğan benim Milliyet’te işe alınmamı bizzat istemişti...
***

Gazetecilik mesleğinde “patron torpiliyle” işe başlamanın, bir süre sonra işten atılmanın, gözden düşürülmenin ilk şartı olduğunu henüz bilmiyordum o sıralar...
“Kimselere arkamda Aydın Doğan var” zinhar hava atmıyordum...
Ancak ilk günlerde nasıl davranırsam davranayım “Patronun getirttiği çocuk bu!.. Bunlar da gazeteci mi olacakmış?..” gibisinden bir tavır takınıyorlardı büroda...
Gazetecilik zor ve meşakkatli işti, gazetedeki “abi”lere göre patronlar ile zenginleri tanıyanların yapacağı işlerden değildi...
“Bu çocuk da yakında anlardı...” gazeteciliğin ve dünyanın kaç bucak olduğunu...
***

Aydın Doğan’ın torpili “ilk zamanlarda hiç işime yaramadı Milliyet’te...”
Gazetedeki görünmez güçler sanki gizli bir intikam alıyorlardı benden...
Nerede lüzumsuz iş vardı, hemen beni işaret ediyorlardı:
“Sen yapsana!.. Yoksa patrondan torpilli olduğun için yapmak istemiyor musun?.. Gazetecilik patron torpiliyle yapılacak iş değil oğlum!..”
Büroda yöneticilerin kolladığı adamlar işlerini tıkırında götürürlerdi...
Benim Aydın Doğan’ı arayacak halim yoktu ya...
Patrondan torpilli çocuk aslında en öksüz çocuktu...
***

Fakat bütün bu zorluk derecesi yüksek sınavları geçtiğimde beni bir mükafat bekliyordu...
Yöneticiler “Çok iyi gazeteci oldu bu çocuk” deyince, Aydın Doğan tereddüt etmeden 25 yaşında beni Atina’ya gönderdi...
“Ankara’yı biliyorsun... Şimdi oraları öğren, sonra İstanbul’a gelir... Gazetenin başına geçecek yeni kuşak gençlerden biri olursun...” dedi...
Şişim şişim şişinmiştim...
Gazetenin patronu 25 yaşında çocuğu, Atina’ya temsilci diye gönderiyor, sonra da İstanbul’a gelip yazı işlerine gireceğini, bir gün de gazetenin başına geçeceğini söylüyordu...
Nasıl mutlu nasıl umutluydum...
***

Bilmiyordum ki, Ankara’da nice meşakkatli çalışmalarla aştığım “patronun torpillisi çocuk” psikozu Atina’da da peşimi hiç bırakmayacaktı...
Bu kez İstanbul tepelerindeki yöneticiler, her arızada “Eee ne de olsa patron kolluyor onu... Baksana daha bu yaştan Atina’lara gönderildi...” diyecekler, inceden inceye kuyumu kazacaklardı...
Milliyet’in başına hiçbir zaman geçmedim...
İnce ince ayar verip kuyumu kazanlar, hep “patronun torpillisi kimseyi saymıyor” havasını yaydılar...
Bir süre sonra bunu bizzat Aydın Doğan’a da söylemeye başladılar...
Bu meslekte doğduğum köyün kavalcısı olamayacağımı anlamıştım...
Rüştümü ancak bir başka yerde ispat edebileceğimi o günlerde farkettim...
***

Televizyon ve SHOW Haber’e kadar uzanan macera tam o sırada başladı...
Tam 10 yıl çalışmıştım ki, Milliyet’ten ayrılıp televizyon mecrasına bütün gücümü vermeye başladım...
Bugünün tam 20 yıl öncesi, 1991 Mayıs’ının güneşli bir Atina sabahıydı...
Yıllarca televizyonculuk yaptım...
Bir gün televizyon programım STAR’da sansür yediğinde, beni Kanal D’ye yine Aydın Doğan transfer etti...
Bu sefer akıllanmıştım...
Aydın Bey’den hiç söz etmiyordum çalışma arkadaşlarıma...
Ancak onlar ne yazık ki yine durumu biliyorlardı ve patlayan ratinglere karşın, benim kafamı ezmekte tereddüt etmiyorlardı...
SHOW’dan çok güzel bir transfer teklifi aldığımda, Aydın Doğan’ın beni çağırdığını söylediler...
SHOW’un patronu Erol Aksoy; “Aydın Bey seni ikna edecek” dedi, “Gitmeden önce şu sözleşmeyi imzalayıver...”
“Hayır Erol Bey...” dedim “Ben size geleceğim... Ancak Aydın Bey’in önüne, zaten başkasıyla imzalamış şekilde çıkmam... Bu saygısızlığı ona yapmam...”
***

Yeni gelen transfer teklifine oranla, ne kadar kötü koşullarda kanalda çalıştırmış olduklarını farketmişti Aydın Doğan...
Dost ve çelebi bir tavırla “Sen kararını vermişsin öyle anlıyorum...” dedi, “Yine de seni bir görmek istedim...”
Ona hiçbir şey söylemedim...
Kanal D’deki ve SHOW TV’deki iki sözleşmeyi beraberimde getirmiştim...
İkisini de kendisine verdim...
“Siz beni yıllar önce Milliyet’e aldıran patronumsunuz” dedim, “Size yeni sözleşmeyi de vermemde bir sakınca yok... İmzalamadım henüz... Ancak imzalayacağım... Benim yanlış yapmadığımı bilmeniz için getirdim iki sözleşmeyi de... Hakkınızı helal edin...”
***

İkinci defa da öyle ayrıldık Aydın Doğan’la tam 15 yıl önce...
Sonra yıllar geçti ben televizyonculuktan tekrar, esas mesleğime gazeteciliğe geri döndüm...
Sabah’tan sonra, Vatan gazetesinde yazı yazıyordum...
Birkaç yıl önce gazetede bir krıpırdanma başladı...
“Aydın Doğan VATAN’ı tamamen satın aldı...” dediler, “Bugün gazeteye geliyor... Yazarlarla ve yöneticilerle tanışacak, sohbet edecek...”
Zafer Mutlu’nun odasında karşılaştık kendisiyle yeniden...
“Benden kaçamayacaksın Reha!..” dedi...
“Bak bu sefer de Vatan’ı aldım...”
Gülümsüyordu...
30 yıllık bir meslek serüveninin, -aslında buna yaşam serüveni de diyebilirdik- üçüncü kesişmesiydi bu...
***

Çok ilginç hayat tesadüfleri vardı Aydın Doğan’la aramda...
Muhabirliği onun beni kendi eliyle yerleştirdiği Milliyet’te öğrenmiştim...
İyi bir muhabir olmuş Atina’lardan bildirmiştim...
Televizyonlarda günlük rating patlamasını onun beni yerleştirdiği Kanal D televizyonunda yaşamıştım ilk kez...
Televizyondaki patlamam Aydın Doğan’ın televizyonunda oldu...
Muhabirlik, televizyonculuk derken, yaşamımın üçüncü büyük virajı gazetede köşe yazarlığıydı...
Nokta’da, Akşam’da, Sabah’ta yazdım...
Ancak gazete yazarlığındaki patlamam da VATAN gazetesinde oldu...
Yine Aydın Doğan’ın gazetesinde, mesleğimdeki üçüncü virajı alıyordum...
Aydın Doğan’dan hiç büyük paralar kazanmadım...
Ancak büyük paraları kazanacak “altın bileziklerin” hepsini Aydın Doğan’ın medya organlarında edindim...
30 yıl önce beni elleriyle Milliyet’in kapısından içeri sokmuştu...
30 yıl sonra Milliyet’i ve şimdi yazdığım Vatan’ı satarak, bu gazetelerin kapısından çıkıyordu...
“Seni takip ediyorum Reha... Benden kaçamayacaksın...” demişti...
Elimde 3 altın bilezik...
Muhabirlik, televizyonculuk ve yazarlık...
Üçü de ondandır bana yadigar...

*****


DEMİRÖREN-KARACAN; YENİ DÖNEM YENİ PATRONLAR...

Yalakalık yapamam...
Ancak dünyanın bildiğini de sizden saklayamam...
Herkes biliyor ki, Erdoğan, Yıldırım, Meltem Oktay ve Tayfun Demirören benim yakın dostlarım...
Bazıları kader dostum, yol arkadaşım olmuş...
Beşiktaş’la yönetim kurulunda başlayan bir dostluk bütün bir aileyle yıllar yılı devam etmiş...
Ancak size yalan yanlış bir şey söylemem...
Yalakalık uğruna sahtekarlık yapmam...
Yazı yazarken, yazının sorumluluğunu taşımak görevim var bilmekteyim...
***

Kaldı ki, Beşiktaş Yönetim Kurulu’ndan, istifa etmesini bilmiş bir kişiyim ben...
İstifa ettim, ayrı düştük ancak dost kaldık biz...
Hatta istifa ettikten sonra daha fazla dost olduk biz...
Şimdi;
Gerektiğinde istifa etmiş,
Dalkavukluk, yağcılık yapmayacağını bildiğiniz bir kişi olarak size söyleyebilirim ki;
“Vatan ve Milliyet emin ellerdedir...”
Bir kere Erdoğan Demiören, Aydın Doğan’ın hayattaki yakın dostlarından birisi...
Çocukları kardeş gibidir...
Beşiktaş yönetiminde bir gün BJK TV’yi görüşmek için Mehmet Ali Yalçındağ’a gittik, BJK Başkanı Yıldırım Demirören’le birlikte...
***

Televizyonu kurduğumdan görüşmeleri ben götürüyordum...
Ancak birinci derecede
sorumlu beraberimdeki
Beşiktaş’ın Başkanı...
Şöyle dedi bana Mehmet Ali Yalçındağ’la konuşurken:
“Reha Abi... Kardeşim gibidir Mehmet Ali... Sen konuş... Ben onunla karşı karşıya da gelmeyeyim...”
***

Ben olurum olmam, ancak kimse Demirören ailesinin isminin altında “farklı spekülasyonlar yaratamaz...”
Ayıp olur...
Diğer ortağı anlatmak ise benim haddim değil...
Ali Karacan, Milliyet’in kurucusunun torunu, yıllar yılı patronluğunu yapan kişinin oğlu...
Onlar Milliyet’i kurmuşlardı, ben o Milliyet’te çalıştım...
Laf söylemek bana düşmez...
Vatan-Milliyet emin ellerdedir...
Ben olsam da emin ellerde olacağını söyleyeceğim...
Ben burada olmasam da...
Bu patrona bağlılık değil, tarihe tanıklık yazısıdır...

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.