ERTUĞRUL ÖZKÖK MEDYA PEYGAMBERİ Mİ?
24 Temmuz 2010 Cumartesi 00:17
Ertuğrul Özkök 20 yıldan fazla bir süredir hayatımızda. Onunla şerefyab olmamız 1990 yılına dayanıyor. O yıl Hürriyet Gazetesi'nin Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Yerine de Ertuğrul Özkök getirildi.
***
Çetin Emeç'le ilgili gözden kaçan bir noktayı vurgulamakta fayda var, yeri gelmişken; Katledildikten sonra Çetin Emeç'in cesedinin fotoğrafı, belden üstü çıplak şekilde gazetelerde yayımlanmıştı. Tıpkı Abdi İpekçi'nin ve Abdullah Çatlı'nın cesetlerinde olduğu gibi. Onların da ölümlerinin ardından bel üstü çıplak fotoğrafları medyaya verilmişti. Yani Emeç'in ölümü fotoğraf teyidi ile de vurgulanmak istenmiş gibiydi.
İlginç bir ayrıntı değil mi? Fakat şimdi konumuz Emeç değil, onun halefi Özkök olduğu için fazla zaman yitirmeden esas mevzumuza geçelim.
***
Ertuğrul Özkök gazeteci kökenli bir yayın yönetmeni değil. Kendisi aslen bir akademisyen. Fakat yayın yönetmeni kimliği, hocalığından baskın olduğundan onun bu yönü pek gün yüzüne çıkmamış. Özkök'ün Hürriyet'teki ilk icraatlarından birinin gazetenin 40 senelik logosunu değiştirmek olduğunu hatırlıyorum. Yani Özkök bir yönüyle de değişimci bir isim. Kendisi aynı zamanda köşe de sahibi. Yıllardır Hürriyet Gazetesi'nde hatırı sayılır bir pafta kaplayacak şekilde yazılar kaleme alıyor. Ve yazdığı bu yazılar sonrasında da şüphe yok ki "Türkiye'nin en etkili köşe yazarı" payesini omuzlarında taşıyor.
***
Neden böyle bir sonuca vardım? Şundan dolayı;
Türkiye'de yayımlanan gazeteleri ve dergileri şöyle bir gözden geçirirseniz hemen hepsinde haftada en az bir defa Ertuğrul Özkök'e atıfta bulunan, ondan bahseden, onu yeren hatta ona hakaret eden yazı ve haber çıktığını görürsünüz. Bu yazılar Özkök'le aynı veya yakın düşünceye sahip olan basın kuruluşlarında çıktığı gibi özellikle Özkök'e muhalif medyada ciddi yer işgal edecek şekilde arz-ı endam ediyor.Kimi köşe yazarları Özkök'e açık mektuplar yazıyor. Kimileri alıntılar yapıyor. Kimi isim vermeden yerden yere vuruyor. Yani bir şekilde laf dönüp dolaşıp Ertuğrul Özkök'e geliyor.
***
Özkök'ün yazılarına baktığınızda ise garip bir durum ortaya çıkıyor. Çünkü bu derecede referans niteliği taşıyan Özkök'ün yazılarında aslında pek de orijinal fikirler görünmüyor.Yazıların neredeyse tamamı gündelik mevzularla ilgili içerik taşıyor.
Ve aynı yazıların özgün tesbitlere sahip olmadığı da gözlerden kaçmıyor.
***
Şimdi, bir saptamamızı not edelim;
Bugün Türk basının en etkili gazetesi Hürriyet'tir. Hürriyet her ne kadar tiraj noktasında sürekli zirvede kalmasa da 1948'den beri sürdürdüğü yayın çizgisi ile etkinliği bir an için olsun elden bırakmıyor. Bunda hiç şüphesiz Hürriyet'in asırlık reklam cümlesi "Hürriyet, büyük gazete!"nin de tesiri var. Diğer gazetelerde manşetten verilen pek çok haber, bu yüzden olsa gerek ki Hürriyet'in ikinci veya üçüncü sayfasında yer aldığı oranda ses getirmiyor. Bu haliyle Hürriyet bugün, etkili yayınları, maddi gücü ve sunum tarzı ile artık bir marka. Ve Ertuğrul Özkök de bu markanın başındaki isim olması dolayısıyla pırıltılı bir imzaya sahip. Hürriyet, Türk medyasında hep "amiral gemisi" olarak zikrediliyor. Binanenaleyh, "Türk basının amirali" de Ertuğrul Özkök oluyor. Öyle olunca da onun köşesinin etrafını büyülü haleler sarıyor ve kaleminden çıkan hemen her şey değişik kesimlerde yankı buluyor.
***
Hal böyleyken yaşananlara biraz dikkatle bakınca, aslında olan bitenin gayet normal olduğu görülüyor.Şöyle ki;
Medya olgusunun toplumsal şartların dışında değerlendirilemeyeceği herkes tarafından kabul ediliyor, değil mi?
Türkiye hâlâ gelişmekte olan ülkeler kategorisinde bulunduğundan ve bir türlü de gelişemediğinden, Türkiye toplumu da -gelişen ülkelere nazaran- alt basamaklarda bulunuyor. Dolayısıyla düşük toplumların özelliklerini taşıyor.
Hayranlık duygusu ve kült ihtiyacı ise işte böylesi düşük toplumların en başat hususiyetleri arasında bulunuyor.
Medya da bu toplum içinden fışkırdığına göre, medya mensupları da ait oldukları toplumun genetik kodlarını taşıyor ve bu yüzden kendi içlerinde "güçlüye tabi olma duygusunu" son raddesine kadar yaşıyor.
Öyle olunca da -adeta bir ilahi güç edinme ihtiyacı içinde- bir gazete, diğer gazetelerden daha "üst" bir noktaya taşınıyor. Gazetenin "üstlüğüne" biat etmiş olan kişiler özgüvenden yoksun oldukları için de bu gazetenin yerine bir başka gazete veya gazetelerin geçmesini akıllarının ucuna dahi getiremiyor. Ve o "ulu" gazetenin başındaki isim de doğal olarak "yücelik" makamına kuruluyor ve pırıltılı bir kurgu içinde saltanatını sürdürüyor.
Bu sözlerimizi somut örneklerle güçlendirmek için sadece iki isim veriyoruz şimdi: "Hürriyet" ve "Ertuğrul Özkök"
Nasıl? Oldu mu?
Bence cuk diye oturdu!
***
Gerçi Ertuğrul Özkök bir kaç ay önce genel yayın yönetmenliği unvanını bıraktı. Ama sanırım bu unvan, Muhammet Ali'nin veya Mike Tyson'ın unvanları gibi, gayrıresmi olsa da onun görünen evreninden ayrılmıyor. Daha geçen hafta yazdığı (Türkler'le Kürtler'in ayrılması bahsi) bir yazı ile de bu yüzden ortalığı sallıyor. Köşe yazarları ondan bahsediyor, televizyon proğramları yazılarından alıntılar yapıp hararetli tartışma proğramları yayınlıyor.
***
Güç bu olsa gerek. Ve "dördüncü kuvvet medya" ibaresi de işte bu şahısta ete kemiğe bürünüyor olsa gerek. Böylesi bir gücün şehveti de büyük olsa gerek. Ve böyle bir kudret varken kalkıp da siyasete atılmanın, sivil toplum hizmetlerine katkıda bulunmanın, yani "somutlaşlamanın" lüzumsuzluğu da ortada olsa gerek.
***
Bendeniz medya camiasına mensup değilim. Evet, okul yılllarımızda duvar gazeteleri çıkartıp amatör dergiler yayımladığımız vakidir. Ve bir kaç zamandır internet dünyasında fıkralar yazdığımız da.
Fakat bunlar beni gazeteci yapmamakta.
Ama yazılacak onca memleket ve meslek meselesi varken kalkıp da Ertuğrul Özkök'e dair kalem oynatıyorsam...
Demek ki var bu işte bir numara.